Rengarenk şekillerin gölgelerinden, karanlık bir dünya yaratıyorum yapraklarında defterimin ve bir müzik geliyor kulağıma, az duyulmuş yayınevinin kalitesiz hamurdan kağıtlar kullanarak tam 1986 yılında basıp yayınladığı kült bir romanın sayfalarında gezinirken. Vakit gece yarısını çoktan geçmiş, tam sağımda kül tablası -temiz- yarım kalmış soğuk bir kahve; telefon şarjda; müzik, açık duran pencerenin sınırlarından geliyor kulağıma. Hepsinin bir endüstri olduğunu fark etmekte çok mu geç kalmışım; kitaplar, müzikler, resimler, kahve, telefon, pencere pimapen, daha çok beton, daha çok yol, daha çok al, daha çok dök ve daha çok çöp... Gündüz, düzenin yeraltına ittiği ulaşım platformlarının birinde yürürken gökyüzüne hasret, tekerlekli sandalyede bir adam gördüm yürüyen merdivenden yukarı çıkan; elleriyle tutunmuş kara lastikten merdiven kenarlarına, arabası 45 derece açı yapmış yer zeminiyle yeraltında; çıkıyor yukarılara. Bir ara bardağı düşüyor da arkasında duran, şaşkın, iki kadın kaldırıyor bardağı veriyorlar adama. İlk merdiven biter bitmez yapışıyorum tekerlekli sandalyenin tutmaçlarına. Biraz direndikten sonra kabul ediyor yardımı ve güç bela çıkıyoruz yürüyen merdivenin yürüyen basamaklarından. Arkamda, diyor, kızlar olmayacak sen yardım ettin diye. Zaten sırf bu yüzden binmezmiş asansörlere. Boşver, diyorum, asansörler kendini lükse alıştıranların malı, senin için yapmamışlar onları. Hemen anlıyor sesimdeki kinayeyi ve dikleniyor bana; iki bira içtik diye salak mı olduk, diyor. Gülüyorum. Tekerlekli sandalyenin kenarına bardağı bilerek iliştirmiş, arkasından gelen kızlarla konuşmak istermiş, bardağı düşürüp senaryoyu yazar sonra da az tanınan Yeşilçam artistleri gibi oynarmış. Adın ne, diyorum. Murat diyor, Kapkara Murat. Hani Kara Murat var ya, onun bir üst versiyonuyum, diyor. O ara iki yürüyen merdiven daha bitirmiş ve metronun Moda çıkışından göğü karşılamışız. Numune’ye gideceğim, diyor, sen yardım etme de yolda belki birkaç kız görürüm. Peki, diyorum, yolun bahtın açık olsun. Yürüyorum, yürüyorum, ayaklarım tutuyor çok şükür ki yürüyorum. Ben sıkıldım artık bir takım olaylardan, o yüzden büyük bir zevkle tek başıma yürüyorum, kalbim tutuyor çok şükür ki tek başıma yürüyorum. Kalabalıklar içinden geçip eve geliyor, uyuyor da uyuyorum, kafam yastık tutuyor çok şükür ki uyuyorum. Tekerlekli sandalye endüstrisini yıkıp geçerek, yürüyen merdivenden çıkan Kapkara Murat’ı rüyamda görüyorum. Kurmuş sofrasını, arkadaşlarını ağırlıyor Yeşilçam’dan, kimler yok ki masada: Kapkara Murat baş köşede, iki yanında Kepkel Mahmut, Toptosun Paşa; onların yanlarında Haphafize Ana, Küçücük Hanımefendi, Tupturist Ömer, Güpgüdük Necmi ve daha kimler kimler... Rakılar, mezeler, balıklar gırla. Ben de ucubeyi canlandırıyorum ya da Gulyabani; ki beni görür görmez kaçışıyor masadakiler, tek başına kalıyor Kapkara Murat; bir de bakıyorum yürüyor. Bana doğru gelip sıratıma bir tokat indiriyor. Tepterli uyanıyorum, aklımda tek bir isim; Ayşen Gruda, ki neredeyse bir tek o yoktu rüyada. Hepsi bir endüstri, diyorum ve başlıyorum ağlamaya. Akşama kadar kurtulamıyorum rüyanın etkisinden. Gece bir barın balkonundayım, Y’yi dinliyorum gözlerim kapalı. Abi, diyor bana, ne yapıyorsun diye yazdım kıza; iş saatlerinde nasıl vakit bulup da yazabiliyorsun anlamıyorum dedi bana. Duyguların saati mi olurmuş abiiieee, diye bir yaygara koparıyor. Sonra kızın biri geliyor balkona, sigara yakmaya, son iki sevgilisi de uzun zamandır birikte oldukları sevgililerini onunla aldatıyorlarmış, sonuncusunu az önce öğrenmiş, sinirlenmiş, çıkmış balkona. Abi diyor, adamla üç aydır çıkıyoruz, meğer yedi senelik ilişkisi varmış; önceki de böyleydi, bende mi acaba hata. Yok diyorum, hepsi bir endüstri. Hem de, diye ekliyorum, duyguların senesi mi olurmuş abiiieee! Kız böyle güzel gözleriyle bakıp, kesik parmak eldivenli ellerindeki sigarayı söndürüp içeri giriyor, sonra ben koparıyorum bir yaygara, duyguların saati mi olurmuş abiiieee! Sonra yine gömülüyorum sarı yapraklardaki renkli şekillerin karanlık gölgelerinde yarattığım dünyama, 1986 basımı bir kitap var, içimi sıkıyor yapraklarının sarılığı, yaprakların senesi mi olurmuş abiiieee, diye bağırıyorum, evde, tek başıma. Sokaktan bir bağrış geliyor kulağıma, müzik kesiliyor bir anda. Herkes yokuş aşağı son hızla giden tekerlekli sandalyeli adama bakıyor sokakta. Kapkara Murat, diyorum, herhalde yeni bir efekt bulmuş Yeşilçam Sineması’nda.
TV head - Blek le Rat
Sevdiklerime Not: Evinizdeki televizyonu kaldırın; bakın sırf bununla bile hayat nasıl değişiyor.
“Uzayın uçsuz bucaksız boşluğunda, yerçekiminin hepimizi yer yüzeyi üstünde sağ salim tepetakla tutmakta olduğu gerçeğini saklamaya ne gerek var yani şimdi!” - Zen Kaçıkları, Jack Kerouac
Bir anım bir anımı tutmuyor çoğu zaman. Yönümü zar zor bulduğum bir yolun ortasında, bulutların hemen altında, sisten önümü göremediğim bir hayatın tırmanışındayım. Tüm uzuvlarım ve -yettiği kadarıyla- zihnimin tüm gücüyle, beynimin tüm kıvrımları ve ruhumun tüm derinliğiyle anlamaya ve hissetmeye çalışıyorum, kısacık bir yol olarak duyumsadığım hayatı. Ayak uçlarımı ve önümde açılan bir iki adımlık yolu kestirebildiğim zaman, olabilen en yüksek ve en güvenli hızda bir süre yol alıyor, hemen sonra diğerlerinde eleştirdiğim bir tutuma girdiğimi fark ederek pişman oluyorum. Ama bazen de, çok kısa bir süreliğine de olsa, tıpkı az önce olduğu gibi, tamamen dağılıyor sis bulutları, göğe kadar görebiliyorum yaşadığım dünyayı. O zaman yıldızlar çıkıyor önüme, yol gösteren, yön bulduran yıldızlar. O zaman diğer gezegenleri görüyorum ve çok daha büyük bir gücün varlığını hissediyorum, iliklerime kadar işleyen kuvvetli bir bilinçle dolup taşıyorum. İşte o zaman, sokağın köşesinde hararetli bir şekilde tartışan çiftin bir saat sonra ne yaptıklarını, çiftin yanından geçen taksiyi aceleyle durduran adamın şehrin hangi ücra köşesinde nasıl bir eve gittiğini, ani bir frenle müşterisini kaçırmamayı başaran taksicinin daha kaç saat direksiyon sallayıp, hangi yolun hangi köşesindeki hangi çaycıdan hangi karton bardakta hangi marka sade bir kahve alıp içtiğini, çaycının kahveyi dökmeden getirmeyi başaran gencecik çırağının hayalsiz geleceğini, evde yatan hasta annesini, evde yatan hasta annesinin ailenin tüm fakirliğine rağmen alkolik olmayı başaran babasıyla hangi şartlar altında ve ne pahasına evlendiğini... Hepsini, ama hepsini, yoğun bir monotonluk karışımı içinden seçip bir bir çıkartabiliyorum. Her ne kadar, bu durum ve dağılan sis bulutları, bir an gelip insanı Amerikan yapımı romantik komedi bir filmin içine sokup hemen çıkaran o ender zamanlar gibi çabucak kaybolup gitse de yaşadığım o kısacık duygu yoğunluğu, evreni, ‘ben’i, insanı ve insan doğasını son damlasına kadar özümseyiş ve kavrayış hissini bırakıyor ardında. Sonuçta en beklenmeyen anlarda, en karanlık kestirmelerden ve en doğal önermelerden çıkılıyor en sert doğrulara. Uzun uzun düşünürsün de bulamazsın bir sorunun cevabını, uzun yıllar aranırsın da bir türlü ulaşamazsın en içten istediğin yollara; sonra bir anda rüyanda gelir cevaplar, burnunun dibinde belirir yollar. Ama düşünen kim, arayan kim soruların cevaplarını, aranan kim, arayış nerede? İnsanlar, yalnızca, uyumlu zamanlarının fazlalığı ve çok uyumaları ve kalan zamanlarında sadece çalışıp eğlenmeleri yüzünden ‘ben’lerini, yollarını, ruhlarının içindeki ‘öz’ü ve o ‘öz’ün yol açtığı yaraları, o yaralardan doğacak tomurcukları, tomurcukların büyüyüp oluşturacağı ağaçları ve sonucunda oluşacak özgür ‘ben’lerini düşünmeyi geciktiriyorlar. Soruları sormadıkları için sorunları olmadan yaşadıklarını sanıyorlar. Başkalarının sorduğu sorulara verdikleri cevaplar ile hayatın tüm yanıtlarına vakıf oldukları, ardından gelen başarının da almayı sonuna kadar hak ettikleri bir mükafat olduğu sanrısını yaşıyorlar. İşte bu yüzden mutlular, mesutlar, evlenip çoluk çocuğa karışabiliyorlar. Bense, çok şükür ki, tüm bu yokluk ve amacını bulamayışlık sayesinde düşünüyor ve arayışımı sürdürdüğüm ve hayatımın sonuna kadar da sürdürmeye devam edeceğim, onların çıkmaz diyerek kestirip attıkları ve hiçbir şey anlamadıkları bu paradoksun içinde yoluma devam edebiliyorum. Yalnızca bu da değil; işte bu sis bulutunun tam anlamıyla dağıldığı o ender zamanlarda, onlarla onlar gibilerin ve benimle benim gibilerin arasında hiçbir fark olmadığını; onların kendi yaşadıkları hayatları olmaksızın, bizimse kendi yaşadığımız hayatlar olmaksızın var olamayacağımızı ve hiçbir birey, hayatıyla bunun aksini doğrulayamayacağı için herkesin tamamen doğru yaşadığını anlayabiliyor; anlatmaya çalışıyorum. Doğru, burada, aksi mümkün olmayan anlamında?!.. Aslında doğası gereği aksi mümkün olan, fakat henüz gerçekleşmediği için ve gerçekleştiği anda diğer taraftan aksi mümkün olamayacağı için aksi mümkün olmayan bir doğru. Ben böyleyim; yolumun aksini düşünemiyorum ve herkes olduğu gibi, aksi gibi değil. Sonuçta ortaya, içinde herkesten biraz barındıran fakat hiç kimseye ait olmayan ortak bir ’ben’ kavramı çıkıyor ki, işte doğruyu gerçek anlamda aramak isteyenler, onu, yolda karşılarına çıkan iyi ya da kötü olaylarda değil; her biri kendi değer yargılarına göre verdikleri tepkilerde aramalılar. Her bireyin doğumuyla başlayan seçimsizlik, kimine göre adaletsizlik, kimine göre ilahi adalet, insanın hayatına etki eden ana olguysa, o zaman yakınmak da kibirlenmek de; şikayet etmek de sefa içinde kaybolmak da aynı oranda birer yanılgı ve suç. Hayatı boyunca ortadan şaşmayan ben, şimdi ortadan şaşıp şaşmamanın bir anlamı olmadığını, yapılacak en büyük çılgınlığın bile, birkaç uzuv, birkaç kas lifi, açıklanamayan bir beyin ve hapsedilmiş bir ruhun sınırları dahilinde olduğunu kavrayabiliyorum. İşte, insanlara bir süreklilik içinde, kendi gözlerinden baktıktan ve en büyük çılgınlığın bile bir bedenle sınırlı olduğunu kavradıktan sonra, nefes almak artık çok daha kolay. Sonunda dönüp insanlara tek bir soru sorabiliyorum; “Ne önemi var?” Çırpınışlarımızın, kavgalarımızın, savaşlarımızın, sevinçlerimizin, umutlarımızın, beklentilerimizin ne önemi var? Ölüm var sonunda diyorlar. Yahu ölümümüzün ne önemi var? Böyle düşününce her şey gözüme kolay, her şey ulaşılabilir ve ulaşıldığı anda da kaybedilebilir geliyor. Sonuçta tortulardan birikip, küllerinden tek bir olgu doğuyor; istemek! Herhangi bir sebep olmaksızın, istediğin şeyi, sadece istemiş olduğun için istemek!
Odamın tozlu zemini üzerinde duran masa lambasının ampulü temassızlık yapıyor bir süre. Yaklaşık bir haftadır aralıksız yanıyor garibim, cayır cayır. Kapüşonlumun kolunu eldiven gibi kullanıp yerine oturtuyorum ampulü her seferinde. Bu böyle birkaç defa tekrar ettikten sonra ışık hepten sönüyor; bir daha da gelmiyor geri. Sıcaktan kavrulmuş teller daha fazla dayanamadılar, diye düşünüyorum. Zaten bu kadarını bile beklememiştim; bir hafta boyunca aralıksız yanmasını ampulün. Hayatım boyunca beklentilerimi düşük tuttum. Yaşam felsefem daha az beklentiye kapılıp, sonuçtan daha fazla tatmin olmak üzerine kurulu, temelsiz ve tamamen savunmaya dayalı bir oyun anlayışıydı. Kuralına göre oynadığımı düşünmek özgüvenimi artırıyor; bir yaşam stratejisine sahip olmak ise beni güçlendiriyordu. Güven hissini yaşamak, mutlu olmayı formülize etmek, sürekli başarıyı ve gücü aradığım hayatımı daha bir anlamlı kılıyordu. Bir ampulden bir hafta boyunca aralıksız yanmasını beklemediğinizde ve ampul bir hafta boyunca aralıksız yanmayı başardığında, en temel duygu haliyle mutlu olursunuz. Hiç olmazsa daha fazla beklentisi olan insanlara kıyasla daha mutlu, daha huzurlu ve daha özgüven sahibi durursunuz hayatın karşısında. Ama hayat kıyasa yer bırakmayacak düşüncelere sürüklerse sizi; o zaman ne olacak? Ya bu yaşadığım hayattan en ufak bir beklentim yoksa ne olacak? Bir masa lambası ve bir de ampul satın aldığımı düşünelim. Ya o ampulden en ufak bir beklentim olmazsa. Aslında yandığına bile sevinebilirim ama ya özellikle karanlıkta kalmak istediysem; ya da hayalimdeki ışık bambaşka bir ampulden yayılacaksa dünyaya. Ampulü değiştirmeliyim. Hayatımı aydınlatacak ışığı, ki bu ışık bir ortaçağ şatosunu aydınlatan sıradan bir gaz lambası da olabilir, en uzunlarından kalitesiz bir floresan da ucuz fosforlu bir çubuk da; ama her ne olursa olsun yapmam gereken, nereden geldim bu konulara ortaçağ aydınları ışık oldular bir ampul vardı en son hatırladığım babam odanın ışığını yakmıştı gözlerim kamaştı bir süre sonra ışık temassızlık yaptı hemen ardından annem de belirdi odada kardeşime mi hamileydi çok mu kaçırmıştık yemeği ampul temassızlık yaptıkça gerildim gerildim ve beklentilerimin daha fazla olduğunu yani eğer ortaçağda yaşasaydım daha fazla olurdum ama gözlerimin kamaştığını galiba kardeşime hamile olan annem fark etmiş olacak ki kapattı tamamen ışığı ve babamla beni karanlıklarda bıraktı ama onun karnından dünyaya yayılan bir ışık huzmesi vardı ki demek ki dedim içimden annem bulmuş aradığımız ışığı. Gece yüklendi yine omuzlarıma; sabah hüzünlü aşıkların uyuma saatinin çoktan geçtiğini bildirdi ilk ışıklarıyla. Tan ağarırken kuşlar sesleriyle aydınlattılar iç dünyamı. Yalnızlık, dedim kendi kendime, seni arzuluyorum ve hiçbir beklentim yok senden gayrı. Yalnızlık, uçsuz bucaksız bir sakinlik bahşet yüreğime; kaybolsun insanlar ve sesler. Gerekirse tüm devlet memurları, floresan aydınlatmalı iş yerlerinde beyaz ışıktan ölsünler.
İçine sıcacık bir kek kalıbından döküldüğüm bu seramik evrenin soğuk gecelerinde, bir kez bile ılık ve rahat günlerime özlem duymadım. Yalnızca, sıcak kek kalıbından yayılan güven hissini, dışarıdan fırına bakan bir çocuk gibi, yabancı nesnelere ve hayatlara duyulan özenmeyle deneyimledim ve içimde buruk bir arzunun kıpırdadığını hissettim. Seramik evrenimin sınırlarında gezindiğim soğuk gecelerde “başka bir yaşam mümkün,” diyerek inlediğim anlar olmadı değil. Ama eninde sonunda kendimle yüzleştiğim her gecenin sabahında ya da daha çok öğleninde, hayatın ve geçmişin beni oluşturan tüm anılarıyla barıştım. Barışamadığım günler de olmadı değil. Öyle günlerin can sıkıcılığında kıvranırken, imdadıma her zaman bir kitap, bir defter, bir kalem ya da bir müzik vs. yetişti. Böylece delirmekten kurtardım. Yanmayan kibritlerim, hemen bitiveren ya da kayboluveren çakmaklarım da oldu benim. Öyle anlarda, yüzüme melül melül bakan sigarayı yakabilmek için, insanların olduğu ortamlara girip sosyalleşmem de gerekti. Hatta bir keresinde ateşini istediğim bir kızla yatmadım da değil. Ya da yatmadım mı acaba? Böyle bir olay hiç yaşanmadı mı? Hep yanan kibritlerim, hiç bitmeyiveren ya da kaybolmayıveren çakmaklarım mı oldu benim? Bu kadar şanslı mıydım? Ya da bu kadar mı şanssızdım? Kahretsin! Neler oluyor, anlamıyorum. Ne dolaplar çevriliyor etrafımda? Neden şehrin en kalabalık sokağında, insan sesleri arasında kaybolup gittiğimi hissediyorum? Göbeğimi içeri çekmekten sıkıldığım bir çarşamba günü satın aldığım erkek korsesi, iyiden iyiye hareket kabiliyetimi engelliyor, düşünce kabiliyetimi de. Sanki böyle yaşıyorum hayatı. Neden böyle yaşıyorum? Neden aldım bu korseyi? Neden onunkiyle daha önce yetinmedim ki? Ben uçsuz bucaksız fermuarların, çeşit çeşit düğmelerin, askılı, v yaka, bisiklet yaka tişörtlerin, mini, midi, veni, vidi, vici eteklerin, şapkaların, donların, sütyenlerin arasında bulduğum seksi kadın korsesinden sarkan iplerin yardımıyla intihar ettim. Şimdi bu seramik evrenimde ölmeyi ve dönmeyi bekliyorum. Masanın ucuna kadar gelmiş olan akvaryumu gözlüyorum bir yandan. Elimi uzatsam, tutsam da düşmeseler: Mekik’le Kekik. Yalnız günlerimin yegane dert ortakları. Sesimin boğuk bir huzurla onlara ulaştığını hayal ederdim çoğu zaman. Berrak bir denize daldığınızda, korkunç bir huzurla dolu sonsuz bir boğukluk duyulur dış dünyadan. Ben şu anda, tam da öyle bir boğuklukla deneyimliyorum dünyanızı, soğuk ve seramik evrenimin sınırlarından. Az önce ayrıldım aranızdan. Hiç de anlattıkları gibi değilmiş ölmek; çok uzun bir zaman geçtiği kanısındayım, belki sizin zamanınızla çok az olabilir, fakat sanki senelerdir buradayım. Öldüğüm yerde. Kendimi izliyorum. Bir de masadan düşmek için çırpınan akvaryumu. Mekik’le Kekik, benim öldüğümü anlamış olacaklar, akvaryumun camına doğru baskı yapıp kendilerini masadan aşağıya düşürmek istiyorlar. İlginç, ama epey bir yol katettiler son birkaç senede, ya da dakikada. Kadın uyanmadı hala. O yaşamayı çok sever, uyumayı da. Salona geldiğinde, seksi korsesinin dün gece döllerimle bezenmiş iplerini, intihar etmek için kullanmış olduğumu görünce ne düşünecek acaba? Bu balıklar kadar olamaz. Önce ambulansı çağırır gözyaşlarıyla. Halbuki cenaze aracı çağırması gerekir. O kadarını düşünemez. Sonra birkaç gün ağlar. Önce Mekik’le Kekik’ten başlar, beni hatırlatan nesneleri yok etmeye; o da balıklar sağ kalırsa. O yaşamayı sever, kör bir şekilde unutulup gideceğini bile bile yaşar, uyur gibi yaşar; yaşar gibi uyur. İşte “başka bir yaşam mümkün,” diye inlediğim anlardan biri. Oradadır görmek istediği; duymak istediği şurada. Yaşamak mı bu? Bakmayı tekrar öğrenmezsek, göremeyeceğiz artık dünyayı. Çünkü onlar, göz göre göre kör ettiler bizi; kulak duya duya sağır; nefes al-ver ve bağır! Kadın bağıramaz bile, o uyumayı ve yaşamayı bilir sadece. Birkaç aya kalmaz yeni bir erkek bedenini sokar yatağına. Onu da öldürmemek için hemen evlenir. İnsanlar artık birbirleri ile yaşlanmak için değil, birbirlerini öldürmemek için evlenir. Yine birbirlerini öldürmemek için boşanır. Bir de çocuklar kalır. Bari çocuklarından birinin, bari göbek adlarından birini, Mekik ya da Kekik koysa. Bu kadarını bile düşünemez o; yaşamayı ve uyumayı sever. Akvaryumun içinde bir balık gibi. Akvaryum iyice sona geldi. Balıklarım tüm varlıklarıyla itiyorlar cam kavanozu. Acaba yanıma geldiklerinde konuşabilecek miyiz ortak bir dilde? Yanıma gelecek insanlar için de geçerli bu söylediğim. İçeriden kek ve kahve kokusu geliyor. Kadın uyanmış olacak; bize kahvaltı hazırlıyor. Akvaryum masadan kayıp yere düşüyor, kırılmıyor. Bir iki takla atıp, içindeki suyun çok azını boşaltıyor ve sonunda dik bir şekilde halının üzerinde kalıyor. “Demek ki balıklar da yaşamayı sevmek zorunda,” diye düşünüyorum. Demek ki balıklar da…
Her şeyi biliyorum. Evrenin tüm karmaşasını, maddenin devinimlerini, kararsız görünen sistemlerin içlerinde taşıdıkları düzeni, bizlere yedirilen plastikleri, aynılıktan saydamlaşmış insanların düşüncelerini ve hissettiklerini. Her şeyi görüyorum. Görerek biliyor ve içinde çırpındığım kaseye sığmaya çalışan yumurta akı gibi beyaz, kirlenmemiş ve saf kalabiliyorum. Eylemlerimi gerçekleştirmeden önce saatlerce düşündüğüm ve gerçekleştirdikten sonra da saatlerce sorguladığım evrelerden geçerken, kimilerinin basitliğini, dün farklı bir şey söylerken, bugün takındıkları bambaşka tavırları sezinleyebiliyor ve kolayca fark edebiliyorum. Ağzıma aldığım paket çikolatadan bile fındık kabukları çıkarken, annemin yaptığı yemeklerdeki en ufak pürüzleri bile sorun eden çocuğu aklıma getiriyorum. Mükemmeliyetçi büyütülüşümüz, mükemmel okullar, mükemmel iş, mükemmel eş, mükemmel aş, mükemmel kaş ve sonunda mükemmel bir ölüm, yalnız ve dünyadan uzak. Ama takma kafana, sen ne olursan ol ya da ne hayal kurarsan kur, hepimizin sonu aynı çukur. O yüzden ne böbürlenmeye gerek var, ne ufak şeyleri kafaya takmaya ne de sorgulamaya her şeyi. Herkes olduğu gibi. Ve değişim kaçınılır olmuş artık. Kimsenin farklı olmasını beklemiyorum. Sadece biraz daha sakinlik istiyorum. Biraz daha az sinirli bir toplum, biraz daha rahat ve akışına bırakan bir insalık. Azıcık sorgulasalar yeter. Ve azıcık da kadınlara/erkeklere bağımsız yaşasalar. Cinsiyetlerin tepesinde hepimizin insan olduğunu hatırlasalar ve insanlığın kusurlu birer canlı olduğunu en baştan kabul etseler. Toplumsal olaylar daha kolay aşılacak, ikili ilişkiler daha az hasara bulanacak. Tüm bu etnik, dinsel, varoluşsal, genetik, sinirsel, bünyesel, fiziksel, biyolojik, ideolojik, jeolojik, politik, apolitik, karşılıklı, karşılıksız, beklentili, beklentisiz... Tüm bu kalıplar arasındaki ve insan doğasından gelen düşünce ve edinimler bir boş verilebilse. Bir sıyrılabilse insan, üzerine dolanan dışsal etkilerin kıskacından. Şeffaf camlar bir kaybolabilse. Bir sevebilse karşısındakini gerçekten ilkel bir yaratık olarak insan. Dünya daha güzel ve doyumsuz bir yer olacak kuşkusuz. Bunları söyleyen ben miyim? Sosyal bir platformun göbeğinde, yazdıklarını kaydeden ve yayınlayan, az önce kimselere göstermediği kalıpsal kitabının yazımına ara verip buralara, insanlığın gelip geçici birer yanılsamaya kapıldığı bu ortamlara düşen ben mi söylüyorum bunları? Boş verin gidin. Okumayın; görmeyin; duymayın; hissetmeyin; sorgulamayın; kendinize dönüp de şöyle bir dışardan hiç bakmayın. Hayat öyle de böyle de geçip giderken evrenin tüm devinimlerine kayıtsız bir ruh halinde yaşayıp, suyun yüzeyine çıkan ölü balıklar gibi akıntıya kapılıp, dağın yamacındaki ne ileri ne geri gidebilen keçiler gibi yerinizde sayıp gününüzün gelmesini bekleyin. Zaten tam şu anda, dünyanın herhangi bir denizinde bir mülteci gemisi daha, üzerindekilere bir yurt bulamadan batıp gitmiştir kesin. Mülteciler, ölü balıklar gibi akıntıya kapılırken, içtiğiniz biraların mayhoşluğunda ve sarhoşluğunda, beylik laflar ederek yatağınıza doğru yol alın ve bir mültecisi olarak nefes alıp verdiğiniz bu dünyanın, bir gecesini daha geride bırakın.
Yıllar önce deselerdi; insanlar oldukları gibidirler, değişmezler diye, gülerdim.
Şimdi ağlıyorum.
Yıllar önce deselerdi; insanlar bazen değişir gibi olurlar ama hemen eski hallerine dönerler diye, umut dolardı içim.
Şimdi korkuyorum.
Ve yıllar önce deselerdi; insanlar kendilerinden başka kimseyi düşünmezler diye, ağlardım.
Şimdi gülüyorum.
Sürekli yaptıklarımı düşünerek ve kendimi sorgulayarak büyüyorum ve her gece geçmiş anıları iğdiş ederek uykuya dalıyorum. Böylelikle azalıyor, böylelikle azaltıyor ve böylelikle çoğalmak için evrenden yer kazanıyorum. Hiçbir şey yoktan var olmuyor, sevgi bile, ve hiçbir şey varken yok olmuyor, nefret de.
Saçının yönünü sağdan sola bile çeviremeyen ben, olayların üzerinden buğday tarlasını süren traktör misali acımasızca geçemiyorum. Oysa buğdayların baş vermesi lazım traktörden sonra, ve traktör olmalı yeniden doğuşun simgesi. Bense kolarımı açıyorum traktörün önünde, saçım bana göre soldan sağa, size göre ise sağdan sola dönük, ortadan ikiye bölüyor traktör bedenimi, ben evrene sesleniyorum ve tamamlıyor her seferinde evren beni.
Sonunda geçmişin acılarını da güzelliklerini de pis bir koku kadar keskin duyumsuyorum, insanlar yeni tatları bir bir denerken utanmadan, hem utanmak niye?! Bense hatırlamanın dozajını artırıyor ve uykusuz gecelerimi yalnızlığa siper ediyorum.
Bu bir serüven en nihayetinde, çok da uzun değil. Bunu hatırladıkça içimdeki nefret çığlıkları, bir mağaranın en derin köşesine değmiş gibi sönüyorlar birer ikişer. Sonuçta ses dalgaları da fiziksel, nefret de fiziksel.
Kimilerinin duyguları ölü çocuklar doğuruyor, görüyorum kimsesiz ceninleri, herbiri diğerinin tek yumurta ikizleri. Ve kiminin midesi bulanıyor aşktan, kimilerinin nefreti artıyor baş ağrısından. Benim ne başım ağrır çok fazla ne de midem bulanır; sağlam adamım vesselam en fazla kalbim kırılır.
Şimdilerde kabul ediyorum; ben yanlışım herkes doğru. Hem ben çok doğru bir yanlışım, en kötüsü de bu. Fakat rüzgarın yönü ters; insanları da hep kendilerine döndürmüş, sonunda yanlışlar doğru olurmuş, doğrular yanlış ölürmüş.
Bencilik had safhada ve bencilliği bile sollamış, nefretim kendimden çıkmış rüzgara kapılıp insanlara ulaşmış.
En kötü acıları hep en güzel insanlar yazmış, şiirler mısra mısra dizilmiş, dizilmiş de kimsecikler okumamış. Dünya güzelleşmiş mi? Ekranların sayısı artmış, gömülmüşüz bir çaresizliğe, güven duygusu azalmış.
Yer açın içimdeki çığlıklara, mağara duvarları yıkılmış, çığlıklarım dünyaya yayılmış, evrenin sınırlarına dayanmış. İnsanlık kıyametten önce Tanrı’sıyla tanışacak demiş Baba Vanga ve kıyamet insanlık evrenin sınırlarını delmeye çalışınca çıkacakmış.
Son paragraf da alıntı olacakmış, Tanrı yazmış, insanoğlu bozamazmış:
“Hayvanlar yollarını büyük ölçüde gelişmiş koku alma duyularıyla bulurlar,” dedi doktor. “Biz onlardan biri olmamak için kendimizinkini kaybettik, peki yerine ne koyduk? Özgürlüğü daraltan bir ruh gerilimi. Ama,” diye koydu noktayı, “bütün korkunç olaylar faydalıdır.”
“Şehre sudan bakınca tüm sıkıntılarımız sudan geliyor,” dedim.
Vallahi içimden söylediğimi sanmıştım; herkes dönüp boş gözlerle bana bakınca sesli söylediğimi anladım. Sigaramın dumanını vapurun arka tarafında konuşlanmış az kadınlı, çok erkekli kalabalığın arasından martılara doğru üflerken içimden tekrar ettim aynı cümleyi. Bu sefer de sadece o çevirdi gözlerini benden yana; az önce herkes bakarken oralı olmayan kırmızı montlu kadın. Bir martı karnını doyurmuş olacak ki, yemekten sonraki ilk sigarayı sömürür gibi içine çekti dumanımı. Sonra kırmızı montlu kadının tarafından uçmaya başladı pezevenk. Aynı kadına bakan iki ekrek… Bir martıyla bir insan arasında, canlı hayatının en eski çekişmesi başlayıverdi. Martı havada salvolar atarken ben de içimden özlü cümleler kuruyordum. Kadın bir martıya bakıyordu bir de bana. Ama ilk oyunu ondan yana kulandı; cebinden çıkardığı bisküviyi küçük parçalara ayırıp martıya atmaya başladı. Vapurun arka kısmında -ki kıç denir- benim arkamı yasladığım -ki kıçımdır yasladığım- kapının ardında tuvalet varmış, adamın biri kapıyı zorlayarak -ki kıçımdır zorlanan- dışarı çıkmaya çalıştı. Ben kenara çekildim, tuvalet kapısı kadınla aramda kaldı. Kadını göremedim ama martıyı gördüm; utanmasa vapuru sollayacaktı hava atacağım diye. Ben gözlerimi karşı kıyıdaki tersaneye çevirdim. Tersanenin içinde karaya oturmuş gibi duran, daha bitmemiş büyük ve yalnız bir gemi vardı -ki bitmeyen yeri kıçıydı ve tam tekmil suda giden vapurlara bakıp duruyordu iç geçirerek.
“Derin sularda boğulsun yarım geminin yalnızlığı,” dedim.
“Martı da beni terketti,” dedi arkamdan kırmızı montlu bir ses.
“Başkası mı varmış?”
“Bir bulut olmak istiyormuş, benimse tek hayalim yağmur olup yağmak.”
“Başka bir martı vardır hayatında, hatırlamaz bile seni,” dedim. Kadın hiç konuşmadı aslında; onun söylediklerini de ben söyledim. Ama arkamı döndüğümde bir tek o kalmıştı geride, tuvalet kapısı bile gitmişti aramızdan. Vapurun kıyıya yanaştığını farkettik. Birbirimize doğru geliyoruz sandım, meğer kapıya yönelmiş kadın; geçti gitti önümden kırmızı montunu elinin ayasıyla savura savura. Kırmızı montuyla, kasapların derin dondurucu odalarında asılı duran et parçalarına benziyordu. Ya ben neydim? Yerdeki talaş en fazla; insanların kasabın soğukluğuna inat içlerini ısıtan kumlar misali, etlere sahil olan bir avuç toz talaş… Ben o kırmızı montun içine dalıp uyumak isterdim, nefessiz. Kadın önümden yürürken montundan yere bir damla kan damladığını görür gibi oldum.
“Eliniz kanıyor sanırım,” dedim.
“Sevgilim ısırdı az önce; ama hakkı var çok kızdırdım onu.”
“Olur mu öyle şey?” Olmaz. Yine bendim kadını seslendiren. Sustum ve arkasından yürümeye başladım kırmızı montun. Belli belirsiz mırıldandı kadın:
“Kendi kendine konuşmak iyi değildir.” İşte gerçekçi bir cümle. Demek ki yardımcı kadın oyuncu ben değilim bu sahnede.
“İnsan,” dedim, “ya yirmisinden önce ölmeli ya da ellisinden sonra. Aradaki otuz sene yok mu, o aralıkta ölmeyeceksin; hem çok can yakarsın hem de yarım kalırsın tersanedeki gemi gibi.”
“İnsan,” dedi, “kendi kendine çok konuşmamalı; martılarla konuşmalı, vapurlarla konuşmalı ama kendi kendine konuşmamalı.”
“Merak etme. Ben şu karşı kıyıdaki yalnız ve yarım gemiyle konuşuyordum -ellisinden önce ölür kesin.” Böyle düşünüyordum gerçekten. Yani insan yirmisinden önce ölünce pek hatırlanmaz bile, ellisinden sonra ölünce de yaşayacağı kadar yaşadı gözüyle bakılır. Ama o aralıkta ölürse herkes yıkılır. Çünkü bir kadın tanımıştır artık ve sevişmişlerdir. Bir çocuğun doğumuna sebebiyet vermiştir. Bir insanla ortak işlere girişmiştir. Böyle biri ellisinden önce ölürse çok kişinin canı yanar. Ölen de yarım ölür; diğer yarısı dünyada bir yerlerde kalır. Yardımcı kadın oyuncu kafasını çevirip karşı kıyıdaki yarım kalmış gemiye bakarken kıyıya atladık vapurdan. Kadın, kırmızı montunun Trinity'nin montu gibi hareketler yapmasını sağlayabilme yeteneğine sahipti: Kıyıya inerken dizlerinin üstüne çöktü ve kırmızı mont kabarıp yerleri süpürdü.
“Bisküvi yer misin,” diye sordu. Artık yan yana yürümeye başlamıştık.
“Hep aynı numara,” dedim.
"Efendim?“
"Az önceki martıyı da bir bisküviyle kandırmadın mı sanki?”
"Ay çok eğlenceli bir şeye benziyorsun sen,“ dedi ve güldü kırmızı mont. Kırmızı mont güldü diyorum, çünkü hiçbir kadın benden "şey” diye bahsedemez. Yani bahsetmemeli. Yani bahsetse de olur ama bahsetmese daha iyi. Ama çok güzeldi kırmızı mont; x ekseninde uzayan rujsuz ve dolgun, etkileyici iki dudak, y ekseninde bir heykel gibi duran incecik bir burun ve +z ekseninde uzayıp tam kalbime dokunan, etrafına kalem çekilmiş mükemmel gözler. Kendim olamıyordum.
"Çok da eğlenceli değilimdir,“ dedim "pis saygısız, senden hoşlanan bir adama şey diye hitap edilir mi,” diyeceğime.
Kadıköy'ün içlerine doğru girdik. Bir sokaktan diğerine saparken ikimiz de tereddüt etmiyor, sanki nereye gideceğini bilen iki sevgili buluşmuşuz gibi emin adımlarla yürüyorduk. Kırmızı montu filmdeymişcesine savruluyordu. Fakat bir an sol eliyle yandan yandan montunu havalandırırken yakaladım keratayı.
"Sen öyle montunu havalandırıp duruyorsun ama baştan söyleyeyim, ben seçilmiş kişi değilim; ne senin için, ne bir başkası için, ne de insanlık için.“
"Ay hala aynı konuşmalar,” dedi gülerek. Gülümsemesi iyiydi. Ben de saçmalamaya devam ettim.
“Nerelisin,” gibi çok önemli bir soru sordum. Çünkü bizler karşımızdakinin nereli olduğuna çok önem veririz. Ne yapmaktan hoşlandıkları ya da hayata neden geldiğimizi bulup bulmadıkları gibi sorular yerine; nasılsın, nerelisin, kaç yaşındasın gibi kimsenin bir bokuna yaramayacak sorular sormaya bayılırız.
“Kastamonu,” dedi gülmeyerek. Ben hikayeyi yüceleştirmeye çalışırken o yerin dibine batırıyordu. Halbuki şurada Brooklyn falan dese ne güzel bir hikayemiz olacaktı. Ben de Sakarya demezdim o zaman, Maldivler falan derdim. Birinin Maldivli olması çok garip geliyor bana; sanki oraya sadece tatile gidiliyor da oranın yerli bir halkı yokmuş gibi. Ama vardır muhtemelen ve en fakirleridir Maldivlerin.
"Ben de Sakarya,“ dedim. Bir "ıyyy,” tepkisi bekliyordum. Oralı olmadı. Bu da yerli bir tepkiydi bence. Bir kafenin önünde durdu.
"Buraya oturalım mı biraz,“ dedi. Oturduk biraz. Ben Americano söyledim hikaye birazcık güzelleşsin diye. O çay söyledi, hem de tembihledi garsonu küçük bardakta olsun diye. Vallahi babam gibi kadındı.
"Ben,” dedim kendi kendime, “babam gibi bir kadın zor bulurum.”
"Ne dedin sen?“ ŞAK! "He, ne dedin sen,” diye bağırdı yanağıma şaplatarak. Meğer babam gibi değil Sevda Demirel gibi kadınmış, helal olsun. Allah'tan mekanda bizden başka kimse yoktu da rezil olmadık millete. Bu tokat beni kendime getirdi, işin bokunu çıkardığımı anladım ve klasik halime geri döndüm; efendi, sakin ve tebessümlü…
"Özür dilerim,“ dedim, "ben biraz fazla saçmaladım.”
"Ben de bir anda boş bulundum, kusura bakma,“ dedi, ” çok acımadı ya?“
"Alışkınım ben,” dedim, ki hiç de alışkın değildim. Artık kendim olmanın ve bir kadını daha sıkıntıdan patlatıp hayatımdan çıkarmanın zamanı gelmişti. Ciddileştim. Ne yaparsam aksi olmuyordu zaten. Ailesinden konuştuk uzun uzun, bir ton sıkıntı anlattı, ben de dinledim. On iki yaşındayken annesi evi terketmiş, babası klasik; alkolik, bir de kendinden üç yaş büyük ağabeyi varmış. İki erkeğe de yıllarca bu garibim bakmış. Yirmi iki yaşına geldiğinde babasını kaybetmiş, hemen annesi geri gelmiş. Annesi babasını hiç sevmemişmiş, babası da sevilecek adam değilmiş hani, annesi haklıymış gitmekte. Anlattı da durdu saatlerce bana yabancı aile yapısını. Ben de dinledim de durdum, öylece durdum. Sonunda bizimki de annesini terketmiş, ağabeyi zaten evlenmiş, çoktan gitmiş. Şimdi bizimkisi annesini terketmekle doğru mu yapmış, yanlış mı yapmış? Bir de sevgilisi; sürekli ayrılıp barıştıkları. Ondan da iki hafta önce ayrılmış. Peki bu kararında doğru mu yapmış, yanlış mı yapmış?
"Bilmem ki,“ diyebildim sadece, "bana çok yabancı bunlar.” Öylece baktı yüzüme hiç konuşmadan. Devam etme zorunluluğu duydum.
"Bana yabancı ama insanlığa çok da yabancı değil,“ dedim.
"Anlamadım?”
"Yani her hikaye birbirine benziyor. Seni çok etkilemiş olabilir ama alkolik bir baba, evden kaçan bir anne, başa kalan iki erkek, sürekli ayrılıp barışılan klasik bir ilişki. Herkesin benzer hikayeleri var. Önemli olan bunun sende ne hisettirdiği.“
"Ben ölmek istiyorum galiba, ölüp bitirmek her şeyi…”
"O kolay, zaten uzun değil hayat sandığımız kadar; sürekli tekrar ediyor çünkü kendini. Uzun bir yol gibi görünüyor ama öyle değil. Film seti gibi kısa bir yol var, onu alıp bir bilgisayar programı vasıtasıyla uzatıyorlar. İnsanlar da öyle sandığımız gibi milyonlarca değiller. Onlarca insan tipi var, hepsi birbirinin aynı olan. Yine bir bilgisayar programı vasıtasıyla onları da çoğaltıyorlar. Bu yüzden hep karşımıza aynı tipte insanlar çıkıyor ve aynı olayları tekrar tekrar yaşatıyorlar. Hayatın küçücük bir film seti olduğunu insan ellisinden sonra anlıyor ve kısacık geliyor yaşadıkları. Hep aynı yolda aynı insanlarla aynı olayları yaşamış çünkü.“
Bön bön bakmaya başladı kadın. Kırmızı mont bile daha anlamlı bakıyordu sandalyenin arkasından.
"Ne yapayım peki ben şimdi,” diye sordu. Ben Americano'mdan son bir yudum alıp toparlanmaya başladım. “Evlen sevgilinle,” dedim, “bir süre unutursun her şeyi. Ama şimdiden söyleyeyim; o da baban gibi yapacak. Sonra sen de annen gibi kaçacaksın. Sonra bir kızınız babana bakacak.”
“Saçmalama,” dedi kayıtsız.
Halbuki ilk defa saçmalamıyordum konuştuğumuzdan beri. “Sen,” dedim, “millete sormaya devam edersen ne yapıp yapmaman gerektiğini, daha çok saçmalarsın.” Kalktım bir hışımla masadan, arkama bile bakmadım. Kadıköy'ün ara sokaklarından eve doğru yürürken arkamdan konuşarak gelen bir kadın fark ettim, kahverengi montlu.
“Kendi kendine konuşmak iyi değildir,” dedim. Boş boş baktı suratıma, o sırada konuşmaya devam ediyordu. Elindeki telefonu, telefona bağlı kulaklığı ve kulaklığın ortasındaki mikrofonu sonradan farkettim. Utandım, başımı eğdim. Gülümsedi kahverengi mont. Tam da bir kafenin önündeydik ki telefonunu kapattı.
“Buraya oturalım mı biraz,” dedim. Oturduk biraz. O duble beyaz çikolatalı moka söyledi. Ben çay söyledim bu sefer, midem bulanmıştı kahveden - hem asıl ben babam gibi adamdım. Sonra bir çırpıda biraz önce yaşadıklarımı anlattım kahverengi monta.
“Ne yapayım peki ben şimdi,” diye sordum. Gerisini hepimiz biliyorduk zaten. Kalktı bir hışımla masadan. Ben de kalktım arkasından. Akşam olmuştu sokakta. Martıyı aradı gözlerim, bir meyhaneye gideydik, gideydik de rakı balık yapıp dertleşeydik -ki kalbimdi ağrıyan hep aynı insanlardan.
(Karanlık bir yolun sonundaki yüksek bir duvarın önünde
üç araba yan yana durmuşlardır. Hepsinin ön iki camları açıktır. Ortadaki
arabadan ben çıkarım ve konuşmaya başlarım.)
Bu gece karanlıklar içinde… Bazı geceler böyle
değildir; aydınlıklardır havanın zifiri olmasına inatla. Ama bu gece onlardan
değil; her yerde karanlık var. Işıkta bile. Bu gece karanlıklar içinde iyiyle
kötüyü sorguluyorum ve iyiyken kötü olmayı ve kötüyken iyi… Bazı zamanlar böyle
olur; nefesinizin hiçbir zerresini hak etmeyenlerin karşısında dil döker
durursunuz. Ben niyet adamıyım, çoğu böyle değil. Niyet iyiyse benim için
yaşanan olayların kötülüğü ortadan kalkar, çoğu için kalkmaz. Hayatın ortasında
bir yerlerde küçücük çocuklar gibi saf durabilmek imkansız. Bazen
çirkinleşiyorum, döküyorum aklımdakileri dilime, üzerinde kaydırıp ikram
ediyorum karşımdakine. Evet artık böyleyim. Fazla iyilikten maraz çıktı hep
hayatımda. Şimdilerde fazla iyiliktense, samimiyetin daha önemli olduğunu
görüyorum; fazla iyiliği hak etmeyen insanlara dil döktükçe ve fazla güvendikçe
onlara. Ama hala niyetlere bakarım iyiler mi kötüler mi diye; olaylara değil,
sadece niyetlere. Ben iyiyken kötü oluyorum galiba, ama beni bu duruma onlar
getirdiler değil mi?
“Kes sesini ve fazla düşünme bunları.”
“Sen misin bunu söyleyen?”
“Lütfen sus; canım acıyor artık!”
Ben susmasına çok iyi susarım aslında. Ama
konuştukça ve anlattıkça düşünüp düşünmediğimi bilmediğim yanlarım çıkıyor
ortalığa. Sonra teker teker bakıyorum hepsine. Hiçbirinden bir bok olmuyor
sonunda ama olsun, aklımda şüphenin zerresi kalmıyor en
azından. “Konuşabilir miyim?”
“Neden çok beğendiğimiz filmlerde insanlar hep şizofren?
Ya da neden deliler meğerse akıllıymış diyoruz filmin sonunda, ya da tam
tersine akıllı bildiklerimiz deli?”
“Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız…Bir amacımız yok; ne
büyük savaş ne de büyük bir buhran yaşadık…Bizim savaşımız ruhani savaş… Ve
bunalımımız kendi hayatlarımız…”
“Hoş geldin Chuck! Hadi şimdi git de başkası gelsin
yerine. Böyledir hayat. Sen gitmezsen gelemez başka bir kimse.”
“Porno! Ölüm! Buhran! Mülteciler! İkea!” (Chuck ağır
adımlarla geri geri giderken sesi de kısılarak kaybolur: “Bunların hepsi
yüz yıl önce, yer altındayken…”)
Sen kötüyken iyi oldun bir anda Chuck. Toplumun
kötü gördüğü bir yerden mükemmel bir noktaya sürükledi seni hayat. Ama
samimiyetine ve iyi niyetine inanıyorum. Mesela bizim yazarlarımızda durum tam
tersidir. Çoğu önce iyi olmayı denerler ama kötü ölürler sonunda. Bizse ancak
çok sonra, onlar öldükten sonra açarız gözlerimizi onlara. “Sen ne yaptın Oğuz
abi, buldun mu okuyucunu?”
“Teker teker geliyorlar yanıma. Seni çok sevdik affet
bizi diyorlar.”
“Affedebildin mi onları?”
“Oyunlar oynadık hepsiyle. Şimdi bitirdik oyunları.”
“Yani? Affedebildin mi?”
“İnsan oyun oynadığı biriyle küs kalabilir mi?”
“Ben de oyun oynuyorum, kadınlarla oynuyorum genelde.”
“Sen de bu oyundan günün birinde bıkarsın. Çünkü kadınlar
uzun süre oyunlarla oyalanamazlar, çünkü gerçekçidirler.” (Oğuz abi ağır
adımlarla geri geri giderken sesi de kısılarak kaybolur: “Bunların hepsi
yüz yıl önce, yer altındayken…”)
(Ben Oğuz abinin gidişine üzgün bir tavırla arkasından
koşarken sesim de yükselerek arşa değer: “Ama hep iyi niyetliyim bütün
oyunlarda. Küçükken bile bahçeye kaçan topları hep ben alırdım mahallede!”)
Artık büyüdük sanırım. Ne zamandan beri iyiyle
kötüyü ayırt edemez olduk? Çocukken daha mı saftık? Hayatın ortasında bir
yerlerde küçücük çocuklar gibi saf durabilmek gerçekten imkansız. Kirlendik,
pislendik, çamur oldu üstümüz başımız. Ve artık bağırıp kapıyı açtıracağımız
bir annemiz de yok yakınlarda. Gecenin zifiri karanlığında korksak bile hain
canavarlardan ve canımızı acıtanların sürekli girip çıktıkları rüyalardan;
kendi başımıza uyumaya devam etmeliyiz artık. (Ben ağır adımlarla geri geri
giderken sesim de kısılarak kaybolur: “Bunların hepsi yüz yıl önce, yer
altındayken…”) (Ve arabalar bir anda, sanki hiç olmamışlar gibi kaybolur.
Geriye her zamanki gibi kimsenin aşamadığı bir duvar kalır. O duvar üstünüze
yıkılır. Sonunda kol kırılır yen içinde kalır.)
Hiçim! Ve her şey; göbek bağımın kopmasından öncesinde, sonrasında ve tüm zamanlarda, tüm insanlar için geçerli olan her şey, kaliteli bir spermin yumurtayı döllemesiyle başlayan andan itibaren yaşanılan her şey ve hatta tecrübe etmediğim, görmediğim, bilmediğim, duymadığım her şey; bir tayın doğumu, bir ineğin ölümü, her gün doğar olduğunu algıladığımız güneş bile, her şey ama her şey benim ve tüm insanların içinde. Hiçim! Hiçiz! İçinde tüm kozmosu barındıran ama sadece küçük, çok küçük bir kısmını algılayabilen ve yalnızca dengeyi oluşturmak için döllenmiş yumurtalar kalabalığı… Ve dengenin devam etmesi için nefesinin yettiği kadar onu alıp veren gelişmiş bir organizmalar bütünü… Umutsuz bir düşünce yapısı değil bu. Sadece gerçekleri kabul etmenin verdiği ağırlık hissi… Aslında her şey olduğunu bilen ve bu yüzden hiçliğini kabul eden, ölümlü bir bedendeki ölümsüz ruh! Allah’ım, dualarımı kabul et ve tüm günahlarımı bağışla. Ben kusurlarım ve hatalarımla, tövbe etmekten utanmış bir halde ellerimi açıyorum sana. Ruhumu bedenimden koparacağın gün, sadece gülümsemek istiyorum. Bu günahkar bedenin bu günahkar dünyada bıraktığı son iz bir tebessüm olmalı. Ben o gün gelene kadar, kendim için ve içimde bulunduğuna inandığım, senden bana üflenmiş, çok ufak da olsa, o parça için doğru yaşamaya çalışacağıma ve iyi bir organizma olmak için elimden gelen her şeyi yapacağıma yemin ederim. Tövbelerimden utansam da şimdiye kadarki günahlarım için pişmanım ve şimdiden sonra işleyeceklerim için de. Bana vermiş olduğun ve ruhumu sınırlayan bu küçücük beynimle, göndermiş olduğuna inandığım kitabını okudum ve tüm sınırlarımın affına sığınarak bir çıkarımda bulundum. İyi bir insan -ki bunu adaletli bir şekilde belirlemek gerçekten çok zor- olmak için elimden geleni yapacağıma inandığım önümdeki hayatım için adaletine, kudretine ve affına sığınıyorum. Karayı gördüğümde geçmişi unutacaksam, bana karayı gösterme. Fakat karayı gördüğümde, tüm insanlara -kendi adalet yargımla da olsa- yardım edeceğime inanıyorum. Bu günahkar ruhu üflediğin mübarek isimli beden yorgun düşmek üzere. Tüm gücümle iyi bir adam olmaya ve aileme ve akrabalarıma ve tüm sevdiklerime yardım etmeye, ve fenalıktan, kötülükten ve şeytanın şerrinden ve caydırmalarından kaçmaya çalışacağıma yemin ederim. Bana güç ver ve beni affet.