“Şehre sudan bakınca tüm sıkıntılarımız sudan geliyor,” dedim.
Vallahi içimden söylediğimi sanmıştım; herkes dönüp boş gözlerle bana bakınca sesli söylediğimi anladım. Sigaramın dumanını vapurun arka tarafında konuşlanmış az kadınlı, çok erkekli kalabalığın arasından martılara doğru üflerken içimden tekrar ettim aynı cümleyi. Bu sefer de sadece o çevirdi gözlerini benden yana; az önce herkes bakarken oralı olmayan kırmızı montlu kadın. Bir martı karnını doyurmuş olacak ki, yemekten sonraki ilk sigarayı sömürür gibi içine çekti dumanımı. Sonra kırmızı montlu kadının tarafından uçmaya başladı pezevenk. Aynı kadına bakan iki ekrek… Bir martıyla bir insan arasında, canlı hayatının en eski çekişmesi başlayıverdi. Martı havada salvolar atarken ben de içimden özlü cümleler kuruyordum. Kadın bir martıya bakıyordu bir de bana. Ama ilk oyunu ondan yana kulandı; cebinden çıkardığı bisküviyi küçük parçalara ayırıp martıya atmaya başladı. Vapurun arka kısmında -ki kıç denir- benim arkamı yasladığım -ki kıçımdır yasladığım- kapının ardında tuvalet varmış, adamın biri kapıyı zorlayarak -ki kıçımdır zorlanan- dışarı çıkmaya çalıştı. Ben kenara çekildim, tuvalet kapısı kadınla aramda kaldı. Kadını göremedim ama martıyı gördüm; utanmasa vapuru sollayacaktı hava atacağım diye. Ben gözlerimi karşı kıyıdaki tersaneye çevirdim. Tersanenin içinde karaya oturmuş gibi duran, daha bitmemiş büyük ve yalnız bir gemi vardı -ki bitmeyen yeri kıçıydı ve tam tekmil suda giden vapurlara bakıp duruyordu iç geçirerek.
“Derin sularda boğulsun yarım geminin yalnızlığı,” dedim.
“Martı da beni terketti,” dedi arkamdan kırmızı montlu bir ses.
“Başkası mı varmış?”
“Bir bulut olmak istiyormuş, benimse tek hayalim yağmur olup yağmak.”
“Başka bir martı vardır hayatında, hatırlamaz bile seni,” dedim. Kadın hiç konuşmadı aslında; onun söylediklerini de ben söyledim. Ama arkamı döndüğümde bir tek o kalmıştı geride, tuvalet kapısı bile gitmişti aramızdan. Vapurun kıyıya yanaştığını farkettik. Birbirimize doğru geliyoruz sandım, meğer kapıya yönelmiş kadın; geçti gitti önümden kırmızı montunu elinin ayasıyla savura savura. Kırmızı montuyla, kasapların derin dondurucu odalarında asılı duran et parçalarına benziyordu. Ya ben neydim? Yerdeki talaş en fazla; insanların kasabın soğukluğuna inat içlerini ısıtan kumlar misali, etlere sahil olan bir avuç toz talaş… Ben o kırmızı montun içine dalıp uyumak isterdim, nefessiz. Kadın önümden yürürken montundan yere bir damla kan damladığını görür gibi oldum.
“Eliniz kanıyor sanırım,” dedim.
“Sevgilim ısırdı az önce; ama hakkı var çok kızdırdım onu.”
“Olur mu öyle şey?” Olmaz. Yine bendim kadını seslendiren. Sustum ve arkasından yürümeye başladım kırmızı montun. Belli belirsiz mırıldandı kadın:
“Kendi kendine konuşmak iyi değildir.” İşte gerçekçi bir cümle. Demek ki yardımcı kadın oyuncu ben değilim bu sahnede.
“İnsan,” dedim, “ya yirmisinden önce ölmeli ya da ellisinden sonra. Aradaki otuz sene yok mu, o aralıkta ölmeyeceksin; hem çok can yakarsın hem de yarım kalırsın tersanedeki gemi gibi.”
“İnsan,” dedi, “kendi kendine çok konuşmamalı; martılarla konuşmalı, vapurlarla konuşmalı ama kendi kendine konuşmamalı.”
“Merak etme. Ben şu karşı kıyıdaki yalnız ve yarım gemiyle konuşuyordum -ellisinden önce ölür kesin.” Böyle düşünüyordum gerçekten. Yani insan yirmisinden önce ölünce pek hatırlanmaz bile, ellisinden sonra ölünce de yaşayacağı kadar yaşadı gözüyle bakılır. Ama o aralıkta ölürse herkes yıkılır. Çünkü bir kadın tanımıştır artık ve sevişmişlerdir. Bir çocuğun doğumuna sebebiyet vermiştir. Bir insanla ortak işlere girişmiştir. Böyle biri ellisinden önce ölürse çok kişinin canı yanar. Ölen de yarım ölür; diğer yarısı dünyada bir yerlerde kalır. Yardımcı kadın oyuncu kafasını çevirip karşı kıyıdaki yarım kalmış gemiye bakarken kıyıya atladık vapurdan. Kadın, kırmızı montunun Trinity'nin montu gibi hareketler yapmasını sağlayabilme yeteneğine sahipti: Kıyıya inerken dizlerinin üstüne çöktü ve kırmızı mont kabarıp yerleri süpürdü.
“Bisküvi yer misin,” diye sordu. Artık yan yana yürümeye başlamıştık.
“Hep aynı numara,” dedim.
"Efendim?“
"Az önceki martıyı da bir bisküviyle kandırmadın mı sanki?”
"Ay çok eğlenceli bir şeye benziyorsun sen,“ dedi ve güldü kırmızı mont. Kırmızı mont güldü diyorum, çünkü hiçbir kadın benden "şey” diye bahsedemez. Yani bahsetmemeli. Yani bahsetse de olur ama bahsetmese daha iyi. Ama çok güzeldi kırmızı mont; x ekseninde uzayan rujsuz ve dolgun, etkileyici iki dudak, y ekseninde bir heykel gibi duran incecik bir burun ve +z ekseninde uzayıp tam kalbime dokunan, etrafına kalem çekilmiş mükemmel gözler. Kendim olamıyordum.
"Çok da eğlenceli değilimdir,“ dedim "pis saygısız, senden hoşlanan bir adama şey diye hitap edilir mi,” diyeceğime.
Kadıköy'ün içlerine doğru girdik. Bir sokaktan diğerine saparken ikimiz de tereddüt etmiyor, sanki nereye gideceğini bilen iki sevgili buluşmuşuz gibi emin adımlarla yürüyorduk. Kırmızı montu filmdeymişcesine savruluyordu. Fakat bir an sol eliyle yandan yandan montunu havalandırırken yakaladım keratayı.
"Sen öyle montunu havalandırıp duruyorsun ama baştan söyleyeyim, ben seçilmiş kişi değilim; ne senin için, ne bir başkası için, ne de insanlık için.“
"Ay hala aynı konuşmalar,” dedi gülerek. Gülümsemesi iyiydi. Ben de saçmalamaya devam ettim.
“Nerelisin,” gibi çok önemli bir soru sordum. Çünkü bizler karşımızdakinin nereli olduğuna çok önem veririz. Ne yapmaktan hoşlandıkları ya da hayata neden geldiğimizi bulup bulmadıkları gibi sorular yerine; nasılsın, nerelisin, kaç yaşındasın gibi kimsenin bir bokuna yaramayacak sorular sormaya bayılırız.
“Kastamonu,” dedi gülmeyerek. Ben hikayeyi yüceleştirmeye çalışırken o yerin dibine batırıyordu. Halbuki şurada Brooklyn falan dese ne güzel bir hikayemiz olacaktı. Ben de Sakarya demezdim o zaman, Maldivler falan derdim. Birinin Maldivli olması çok garip geliyor bana; sanki oraya sadece tatile gidiliyor da oranın yerli bir halkı yokmuş gibi. Ama vardır muhtemelen ve en fakirleridir Maldivlerin.
"Ben de Sakarya,“ dedim. Bir "ıyyy,” tepkisi bekliyordum. Oralı olmadı. Bu da yerli bir tepkiydi bence. Bir kafenin önünde durdu.
"Buraya oturalım mı biraz,“ dedi. Oturduk biraz. Ben Americano söyledim hikaye birazcık güzelleşsin diye. O çay söyledi, hem de tembihledi garsonu küçük bardakta olsun diye. Vallahi babam gibi kadındı.
"Ben,” dedim kendi kendime, “babam gibi bir kadın zor bulurum.”
"Ne dedin sen?“ ŞAK! "He, ne dedin sen,” diye bağırdı yanağıma şaplatarak. Meğer babam gibi değil Sevda Demirel gibi kadınmış, helal olsun. Allah'tan mekanda bizden başka kimse yoktu da rezil olmadık millete. Bu tokat beni kendime getirdi, işin bokunu çıkardığımı anladım ve klasik halime geri döndüm; efendi, sakin ve tebessümlü…
"Özür dilerim,“ dedim, "ben biraz fazla saçmaladım.”
"Ben de bir anda boş bulundum, kusura bakma,“ dedi, ” çok acımadı ya?“
"Alışkınım ben,” dedim, ki hiç de alışkın değildim. Artık kendim olmanın ve bir kadını daha sıkıntıdan patlatıp hayatımdan çıkarmanın zamanı gelmişti. Ciddileştim. Ne yaparsam aksi olmuyordu zaten. Ailesinden konuştuk uzun uzun, bir ton sıkıntı anlattı, ben de dinledim. On iki yaşındayken annesi evi terketmiş, babası klasik; alkolik, bir de kendinden üç yaş büyük ağabeyi varmış. İki erkeğe de yıllarca bu garibim bakmış. Yirmi iki yaşına geldiğinde babasını kaybetmiş, hemen annesi geri gelmiş. Annesi babasını hiç sevmemişmiş, babası da sevilecek adam değilmiş hani, annesi haklıymış gitmekte. Anlattı da durdu saatlerce bana yabancı aile yapısını. Ben de dinledim de durdum, öylece durdum. Sonunda bizimki de annesini terketmiş, ağabeyi zaten evlenmiş, çoktan gitmiş. Şimdi bizimkisi annesini terketmekle doğru mu yapmış, yanlış mı yapmış? Bir de sevgilisi; sürekli ayrılıp barıştıkları. Ondan da iki hafta önce ayrılmış. Peki bu kararında doğru mu yapmış, yanlış mı yapmış?
"Bilmem ki,“ diyebildim sadece, "bana çok yabancı bunlar.” Öylece baktı yüzüme hiç konuşmadan. Devam etme zorunluluğu duydum.
"Bana yabancı ama insanlığa çok da yabancı değil,“ dedim.
"Anlamadım?”
"Yani her hikaye birbirine benziyor. Seni çok etkilemiş olabilir ama alkolik bir baba, evden kaçan bir anne, başa kalan iki erkek, sürekli ayrılıp barışılan klasik bir ilişki. Herkesin benzer hikayeleri var. Önemli olan bunun sende ne hisettirdiği.“
"Ben ölmek istiyorum galiba, ölüp bitirmek her şeyi…”
"O kolay, zaten uzun değil hayat sandığımız kadar; sürekli tekrar ediyor çünkü kendini. Uzun bir yol gibi görünüyor ama öyle değil. Film seti gibi kısa bir yol var, onu alıp bir bilgisayar programı vasıtasıyla uzatıyorlar. İnsanlar da öyle sandığımız gibi milyonlarca değiller. Onlarca insan tipi var, hepsi birbirinin aynı olan. Yine bir bilgisayar programı vasıtasıyla onları da çoğaltıyorlar. Bu yüzden hep karşımıza aynı tipte insanlar çıkıyor ve aynı olayları tekrar tekrar yaşatıyorlar. Hayatın küçücük bir film seti olduğunu insan ellisinden sonra anlıyor ve kısacık geliyor yaşadıkları. Hep aynı yolda aynı insanlarla aynı olayları yaşamış çünkü.“
Bön bön bakmaya başladı kadın. Kırmızı mont bile daha anlamlı bakıyordu sandalyenin arkasından.
"Ne yapayım peki ben şimdi,” diye sordu. Ben Americano'mdan son bir yudum alıp toparlanmaya başladım. “Evlen sevgilinle,” dedim, “bir süre unutursun her şeyi. Ama şimdiden söyleyeyim; o da baban gibi yapacak. Sonra sen de annen gibi kaçacaksın. Sonra bir kızınız babana bakacak.”
“Saçmalama,” dedi kayıtsız.
Halbuki ilk defa saçmalamıyordum konuştuğumuzdan beri. “Sen,” dedim, “millete sormaya devam edersen ne yapıp yapmaman gerektiğini, daha çok saçmalarsın.” Kalktım bir hışımla masadan, arkama bile bakmadım. Kadıköy'ün ara sokaklarından eve doğru yürürken arkamdan konuşarak gelen bir kadın fark ettim, kahverengi montlu.
“Kendi kendine konuşmak iyi değildir,” dedim. Boş boş baktı suratıma, o sırada konuşmaya devam ediyordu. Elindeki telefonu, telefona bağlı kulaklığı ve kulaklığın ortasındaki mikrofonu sonradan farkettim. Utandım, başımı eğdim. Gülümsedi kahverengi mont. Tam da bir kafenin önündeydik ki telefonunu kapattı.
“Buraya oturalım mı biraz,” dedim. Oturduk biraz. O duble beyaz çikolatalı moka söyledi. Ben çay söyledim bu sefer, midem bulanmıştı kahveden - hem asıl ben babam gibi adamdım. Sonra bir çırpıda biraz önce yaşadıklarımı anlattım kahverengi monta.
“Ne yapayım peki ben şimdi,” diye sordum. Gerisini hepimiz biliyorduk zaten. Kalktı bir hışımla masadan. Ben de kalktım arkasından. Akşam olmuştu sokakta. Martıyı aradı gözlerim, bir meyhaneye gideydik, gideydik de rakı balık yapıp dertleşeydik -ki kalbimdi ağrıyan hep aynı insanlardan.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder