17.01.2016

Yeniden Uyanışımı Tamamladığım Anda Yeniden Uyanıyorum

“Uzayın uçsuz bucaksız boşluğunda, yerçekiminin hepimizi yer yüzeyi üstünde sağ salim tepetakla tutmakta olduğu gerçeğini saklamaya ne gerek var yani şimdi!” - Zen Kaçıkları, Jack Kerouac
  Bir anım bir anımı tutmuyor çoğu zaman. Yönümü zar zor bulduğum bir yolun ortasında, bulutların hemen altında, sisten önümü göremediğim bir hayatın tırmanışındayım. Tüm uzuvlarım ve -yettiği kadarıyla- zihnimin tüm gücüyle, beynimin tüm kıvrımları ve ruhumun tüm derinliğiyle anlamaya ve hissetmeye çalışıyorum, kısacık bir yol olarak duyumsadığım hayatı. Ayak uçlarımı ve önümde açılan bir iki adımlık yolu kestirebildiğim zaman, olabilen en yüksek ve en güvenli hızda bir süre yol alıyor, hemen sonra diğerlerinde eleştirdiğim bir tutuma girdiğimi fark ederek pişman oluyorum. Ama bazen de, çok kısa bir süreliğine de olsa, tıpkı az önce olduğu gibi, tamamen dağılıyor sis bulutları, göğe kadar görebiliyorum yaşadığım dünyayı. O zaman yıldızlar çıkıyor önüme, yol gösteren, yön bulduran yıldızlar. O zaman diğer gezegenleri görüyorum ve çok daha büyük bir gücün varlığını hissediyorum, iliklerime kadar işleyen kuvvetli bir bilinçle dolup taşıyorum. İşte o zaman, sokağın köşesinde hararetli bir şekilde tartışan çiftin bir saat sonra ne yaptıklarını, çiftin yanından geçen taksiyi aceleyle durduran adamın şehrin hangi ücra köşesinde nasıl bir eve gittiğini, ani bir frenle müşterisini kaçırmamayı başaran taksicinin daha kaç saat direksiyon sallayıp, hangi yolun hangi köşesindeki hangi çaycıdan hangi karton bardakta hangi marka sade bir kahve alıp içtiğini, çaycının kahveyi dökmeden getirmeyi başaran gencecik çırağının hayalsiz geleceğini, evde yatan hasta annesini, evde yatan hasta annesinin ailenin tüm fakirliğine rağmen alkolik olmayı başaran babasıyla hangi şartlar altında ve ne pahasına evlendiğini... Hepsini, ama hepsini, yoğun bir monotonluk karışımı içinden seçip bir bir çıkartabiliyorum. Her ne kadar, bu durum ve dağılan sis bulutları, bir an gelip insanı Amerikan yapımı romantik komedi bir filmin içine sokup hemen çıkaran o ender zamanlar gibi çabucak kaybolup gitse de yaşadığım o kısacık duygu yoğunluğu, evreni, ‘ben’i, insanı ve insan doğasını son damlasına kadar özümseyiş ve kavrayış hissini bırakıyor ardında. Sonuçta en beklenmeyen anlarda, en karanlık kestirmelerden ve en doğal önermelerden çıkılıyor en sert doğrulara. Uzun uzun düşünürsün de bulamazsın bir sorunun cevabını, uzun yıllar aranırsın da bir türlü ulaşamazsın en içten istediğin yollara; sonra bir anda rüyanda gelir cevaplar, burnunun dibinde belirir yollar. Ama düşünen kim, arayan kim soruların cevaplarını, aranan kim, arayış nerede? İnsanlar, yalnızca, uyumlu zamanlarının fazlalığı ve çok uyumaları ve kalan zamanlarında sadece çalışıp eğlenmeleri yüzünden ‘ben’lerini, yollarını, ruhlarının içindeki ‘öz’ü ve o ‘öz’ün yol açtığı yaraları, o yaralardan doğacak tomurcukları, tomurcukların büyüyüp oluşturacağı ağaçları ve sonucunda oluşacak özgür ‘ben’lerini düşünmeyi geciktiriyorlar. Soruları sormadıkları için sorunları olmadan yaşadıklarını sanıyorlar. Başkalarının sorduğu sorulara verdikleri cevaplar ile hayatın tüm yanıtlarına vakıf oldukları, ardından gelen başarının da almayı sonuna kadar hak ettikleri bir mükafat olduğu sanrısını yaşıyorlar. İşte bu yüzden mutlular, mesutlar, evlenip çoluk çocuğa karışabiliyorlar. Bense, çok şükür ki, tüm bu yokluk ve amacını bulamayışlık sayesinde düşünüyor ve arayışımı sürdürdüğüm ve hayatımın sonuna kadar da sürdürmeye devam edeceğim, onların çıkmaz diyerek kestirip attıkları ve hiçbir şey anlamadıkları bu paradoksun içinde yoluma devam edebiliyorum. Yalnızca bu da değil; işte bu sis bulutunun tam anlamıyla dağıldığı o ender zamanlarda, onlarla onlar gibilerin ve benimle benim gibilerin arasında hiçbir fark olmadığını; onların kendi yaşadıkları hayatları olmaksızın, bizimse kendi yaşadığımız hayatlar olmaksızın var olamayacağımızı ve hiçbir birey, hayatıyla bunun aksini doğrulayamayacağı için herkesin tamamen doğru yaşadığını anlayabiliyor; anlatmaya çalışıyorum. Doğru, burada, aksi mümkün olmayan anlamında?!.. Aslında doğası gereği aksi mümkün olan, fakat henüz gerçekleşmediği için ve gerçekleştiği anda diğer taraftan aksi mümkün olamayacağı için aksi mümkün olmayan bir doğru. Ben böyleyim; yolumun aksini düşünemiyorum ve herkes olduğu gibi, aksi gibi değil. Sonuçta ortaya, içinde herkesten biraz barındıran fakat hiç kimseye ait olmayan ortak bir ’ben’ kavramı çıkıyor ki, işte doğruyu gerçek anlamda aramak isteyenler, onu, yolda karşılarına çıkan iyi ya da kötü olaylarda değil; her biri kendi değer yargılarına göre verdikleri tepkilerde aramalılar. Her bireyin doğumuyla başlayan seçimsizlik, kimine göre adaletsizlik, kimine göre ilahi adalet, insanın hayatına etki eden ana olguysa, o zaman yakınmak da kibirlenmek de; şikayet etmek de sefa içinde kaybolmak da aynı oranda birer yanılgı ve suç. Hayatı boyunca ortadan şaşmayan ben, şimdi ortadan şaşıp şaşmamanın bir anlamı olmadığını, yapılacak en büyük çılgınlığın bile, birkaç uzuv, birkaç kas lifi, açıklanamayan bir beyin ve hapsedilmiş bir ruhun sınırları dahilinde olduğunu kavrayabiliyorum. İşte, insanlara bir süreklilik içinde, kendi gözlerinden baktıktan ve en büyük çılgınlığın bile bir bedenle sınırlı olduğunu kavradıktan sonra, nefes almak artık çok daha kolay. Sonunda dönüp insanlara tek bir soru sorabiliyorum; “Ne önemi var?” Çırpınışlarımızın, kavgalarımızın, savaşlarımızın, sevinçlerimizin, umutlarımızın, beklentilerimizin ne önemi var? Ölüm var sonunda diyorlar. Yahu ölümümüzün ne önemi var? Böyle düşününce her şey gözüme kolay, her şey ulaşılabilir ve ulaşıldığı anda da kaybedilebilir geliyor. Sonuçta tortulardan birikip, küllerinden tek bir olgu doğuyor; istemek! Herhangi bir sebep olmaksızın, istediğin şeyi, sadece istemiş olduğun için istemek!
Soluk Mavi Nokta


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder