5.10.2015

Su Dolu Akvaryumun Yapay Odacıklarında Kör, Sağır ve Bağır!

İçine sıcacık bir kek kalıbından döküldüğüm bu seramik evrenin soğuk gecelerinde, bir kez bile ılık ve rahat günlerime özlem duymadım. Yalnızca, sıcak kek kalıbından yayılan güven hissini, dışarıdan fırına bakan bir çocuk gibi, yabancı nesnelere ve hayatlara duyulan özenmeyle deneyimledim ve içimde buruk bir arzunun kıpırdadığını hissettim. Seramik evrenimin sınırlarında gezindiğim soğuk gecelerde “başka bir yaşam mümkün,” diyerek inlediğim anlar olmadı değil. Ama eninde sonunda kendimle yüzleştiğim her gecenin sabahında ya da daha çok öğleninde, hayatın ve geçmişin beni oluşturan tüm anılarıyla barıştım. Barışamadığım günler de olmadı değil. Öyle günlerin can sıkıcılığında kıvranırken, imdadıma her zaman bir kitap, bir defter, bir kalem ya da bir müzik vs. yetişti. Böylece delirmekten kurtardım. Yanmayan kibritlerim, hemen bitiveren ya da kayboluveren çakmaklarım da oldu benim. Öyle anlarda, yüzüme melül melül bakan sigarayı yakabilmek için, insanların olduğu ortamlara girip sosyalleşmem de gerekti. Hatta bir keresinde ateşini istediğim bir kızla yatmadım da değil. Ya da yatmadım mı acaba? Böyle bir olay hiç yaşanmadı mı? Hep yanan kibritlerim, hiç bitmeyiveren ya da kaybolmayıveren çakmaklarım mı oldu benim? Bu kadar şanslı mıydım? Ya da bu kadar mı şanssızdım? Kahretsin! Neler oluyor, anlamıyorum. Ne dolaplar çevriliyor etrafımda? Neden şehrin en kalabalık sokağında, insan sesleri arasında kaybolup gittiğimi hissediyorum? Göbeğimi içeri çekmekten sıkıldığım bir çarşamba günü satın aldığım erkek korsesi, iyiden iyiye hareket kabiliyetimi engelliyor, düşünce kabiliyetimi de. Sanki böyle yaşıyorum hayatı. Neden böyle yaşıyorum? Neden aldım bu korseyi? Neden onunkiyle daha önce yetinmedim ki? Ben uçsuz bucaksız fermuarların, çeşit çeşit düğmelerin, askılı, v yaka, bisiklet yaka tişörtlerin, mini, midi, veni, vidi, vici eteklerin, şapkaların, donların, sütyenlerin arasında bulduğum seksi kadın korsesinden sarkan iplerin yardımıyla intihar ettim. Şimdi bu seramik evrenimde ölmeyi ve dönmeyi bekliyorum. Masanın ucuna kadar gelmiş olan akvaryumu gözlüyorum bir yandan. Elimi uzatsam, tutsam da düşmeseler: Mekik’le Kekik. Yalnız günlerimin yegane dert ortakları. Sesimin boğuk bir huzurla onlara ulaştığını hayal ederdim çoğu zaman. Berrak bir denize daldığınızda, korkunç bir huzurla dolu sonsuz bir boğukluk duyulur dış dünyadan. Ben şu anda, tam da öyle bir boğuklukla deneyimliyorum dünyanızı, soğuk ve seramik evrenimin sınırlarından. Az önce ayrıldım aranızdan. Hiç de anlattıkları gibi değilmiş ölmek; çok uzun bir zaman geçtiği kanısındayım, belki sizin zamanınızla çok az olabilir, fakat sanki senelerdir buradayım. Öldüğüm yerde. Kendimi izliyorum. Bir de masadan düşmek için çırpınan akvaryumu. Mekik’le Kekik, benim öldüğümü anlamış olacaklar, akvaryumun camına doğru baskı yapıp kendilerini masadan aşağıya düşürmek istiyorlar. İlginç, ama epey bir yol katettiler son birkaç senede, ya da dakikada. Kadın uyanmadı hala. O yaşamayı çok sever, uyumayı da. Salona geldiğinde, seksi korsesinin dün gece döllerimle bezenmiş iplerini, intihar etmek için kullanmış olduğumu görünce ne düşünecek acaba? Bu balıklar kadar olamaz. Önce ambulansı çağırır gözyaşlarıyla. Halbuki cenaze aracı çağırması gerekir. O kadarını düşünemez. Sonra birkaç gün ağlar. Önce Mekik’le Kekik’ten başlar, beni hatırlatan nesneleri yok etmeye; o da balıklar sağ kalırsa. O yaşamayı sever, kör bir şekilde unutulup gideceğini bile bile yaşar, uyur gibi yaşar; yaşar gibi uyur. İşte “başka bir yaşam mümkün,” diye inlediğim anlardan biri. Oradadır görmek istediği; duymak istediği şurada. Yaşamak mı bu? Bakmayı tekrar öğrenmezsek, göremeyeceğiz artık dünyayı. Çünkü onlar, göz göre göre kör ettiler bizi; kulak duya duya sağır; nefes al-ver ve bağır! Kadın bağıramaz bile, o uyumayı ve yaşamayı bilir sadece. Birkaç aya kalmaz yeni bir erkek bedenini sokar yatağına. Onu da öldürmemek için hemen evlenir. İnsanlar artık birbirleri ile yaşlanmak için değil, birbirlerini öldürmemek için evlenir. Yine birbirlerini öldürmemek için boşanır. Bir de çocuklar kalır. Bari çocuklarından birinin, bari göbek adlarından birini, Mekik ya da Kekik koysa. Bu kadarını bile düşünemez o; yaşamayı ve uyumayı sever. Akvaryumun içinde bir balık gibi. Akvaryum iyice sona geldi. Balıklarım tüm varlıklarıyla itiyorlar cam kavanozu. Acaba yanıma geldiklerinde konuşabilecek miyiz ortak bir dilde? Yanıma gelecek insanlar için de geçerli bu söylediğim. İçeriden kek ve kahve kokusu geliyor. Kadın uyanmış olacak; bize kahvaltı hazırlıyor. Akvaryum masadan kayıp yere düşüyor, kırılmıyor. Bir iki takla atıp, içindeki suyun çok azını boşaltıyor ve sonunda dik bir şekilde halının üzerinde kalıyor. “Demek ki balıklar da yaşamayı sevmek zorunda,” diye düşünüyorum. Demek ki balıklar da…


Photography by Gareth Williams


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder