22.02.2015

Sırt Çantamda Kuşkularımla Çıktım Bu Yola Diyelim; Kimileri ‘Ölüm Olsa Dönmem,’ Diyebilirler, Ben Öyle Değilim; Sonunda Köpek Olan Yollardan Bile Geri Dönebilirim.

  Kuşkularımı koydum sırt çantama; her zaman hayalini kurduğum yalnız yolculuklara çıkarıyorum ruhumu. Varsın bedenim bana ait olmayan sorumluluklar ve beklentilerle savrulup dursun. Biliyorum sizin de ruhlarınızda ne tezatlıklar yaşanıyor, bedeniniz nelerle uğraşırken içinizde birileri kim bilir ne hayaller kuruyor? İnsan büyürken dağılıyor, toparlanmaya çalışırken daha pis dağılıyor ve sonunda ruhun istedikleri ile bedenin işledikleri ayrı dünyalara sığınıyor. Ruh-beden uyumsuzluğu hayatın her anında bizi, geçmişe özlem ve geleceğe umutla bakar bir şekilde yaşatmaya devam ediyor -sadece birileri ihtiyaç duyduğunda sahneye çıkan kuklalar gibi.
  Konuşmaya devam etmeden önce şu dağılma konusuna açıklık getirelim dilerseniz. Dağılma daha çocukluktan başlıyor. Ya bir okul değişiyor, ya yanındaki sıra arkadaşı, ya birileri ev taşıyor mahalleler değişiyor ya da en basitinden, düşünceler değişiyor. İlerleyen zamanlarda çocuğun bedeni değişmeye ve dolayısıyla dağılmaya başlıyor; sivilceler, koltuk altı kılları, kızlarda orantısız göğüsler, erkeklerde biçimsiz bıyık tüyleri… İnsan ya bu, alışıyor, alıştıkça değişiyor, değiştikçe dağılıyor. Sonunda okumak ve hayata atılmak da büyük bir değişim gerektiriyor. Çocuk dertlerimden kurtuldum derken ruhu, daha büyük dertlere gark ediyor. Sonrası ise malumunuz, bu dağılmayı -bir şekilde- birleştirme evresine çevirmek ihtiyacıyla, büyüdüğünü, hatta olgunlaştığını sanan ruhlar arasında evlilikler gerçekleşiyor. Oysa insan bilmiyor ya da düşünmüyor ki büyüyen ve fiziksel olarak olgunlaşan tek şey beden; ruh ilk gün üflendiği şekilde tekrar eski yerine geri çıkarılıyor. Bu dağılanı birleştirme evresinin ardından -yani halk arasında sıkça kullanıldığı üzere insanın hayatını düzene sokmasının ardından- kısa bir süre öncesinde her gece düşünüldüğünde iç sıkan gerçekleştirilememiş arzular unutuluyor. Ki zaten kendi ruh-beden uyumunu dengeleyememiş olan insan, karşısındakinin uyumsuzluğu da devreye girince, hele bir de küçük bedenler dünyaya getirmişse, ruhunun derinliklerine çoktan gömülmüş olan arzulardan ve tutkulardan kurtuluyor. İnsan kendini ne de güzel kandırıyor. 
  Tüm bu kandırmalara ek olarak, bizlerden daha akıllı olmayan fakat durumu çok daha öncesinden fark edebilmiş ya da durumu fark eden kişilerle tanışabilmiş bir takım insanlar, adeta dünyayı -modayı, eğilimleri, eğlenceyi, kültürü vs.- yönetiyor, yani doğrudan doğruya bizleri ve hatta dolaylı yoldan da devletleri yönetebiliyor. Zaten dağılmış ve artık hayattan beklentisinin ne olduğunu bilemeyen ruhlar, bedenlerin geldiği oyunun içine öyle sağlam hapsoluyor, öyle derinlere gömülüyor. Bizleri yönetenler kelimeleri ile, klişe komplo teorilerini ya da dünyayı yöneten büyük güçleri kastetmiyorum; aksine çok daha içimizdekilerden dert yanıyorum; bir çoğumuzun da bir parçası olarak bulunduğumuz fakat hayata at gözlükleri ile baktığımızdan dolayı ne yaptığımızı fark etmediğimiz eylemlerden ve bizlere o eylemleri yaptıranlardan. Frederic Beigbeder adlı Fransız yazarın ‘Pardon Nasıl Yardımcı Olabilirim?’ kitabında da çok güzel bir şekilde aktardığı moda dergilerinin editörlerinden tutun da, bankaların reklam çalışmalarını tasarlayan kişilere kadar herkes bu dağılmanın bir parçası. Beigbeder, bizlere, neden içeriği aynı iki şampuan arasından seçim yaptığımızı ve bu seçimde nelerin rol oynadığını çok güzel aktarıyor. Fazla da uzaklara gitmeye gerek yok aslında. Ülker Markasının sahibi Yıldız Holding’in Halk Gıda markasını kurmasının sebebi, o dönemlerde Türkiye’de yaşanan krize ve halkın alım gücünün düşmesine dayanıyor. Yani, aynı ürünler sadece ambalajları değiştirilerek tüketiciye tekrar tekrar sunuluyor. Konudan bir hayli saptık aslında. Genel olarak söylemek istediğim bizler dağılıyoruz ve bu durumu fırsat bilenler tarafından daha da beter hale geliyor ve özümüzden uzaklaşıyoruz. Çocukluktan gençliğe, gençlikten evliliğe değin uzanan bu dağılma sürecinde çoğu zaman insanlıktan çıkıyor ve oluşturduğumuz bu insan dışı varlığın arkasına sığınıyoruz. Serdar Turgut geçen günkü yazısında Twitter’dan tiksindiğini dile getirmiş. Sırrı Sakık’ın oğlunun intiharı sonrasında insan dışı kimi varlıkların iyice çirkinleştiğini gördük. Serdar Turgut da bu ortamda daha fazla bulunmak istemediğini söylemiş. Ne tüketeceğine, ne konuşacağına, hepsinden acısı ne düşüneceğine karar veremeyen, çünkü dediğim gibi ruh-beden uyumunu bir türlü oturtamamış bir nesil nefes almaya devam ediyor.
  İnanıyorum ki insanlar bir gün, karşılıklı konuşmanın zevkini tekrar tadacaklar ve bunun mesajlaşmaktan ya da çetleşmekten daha önemli ve güzel olduğunun ayrımına varacaklar. Çünkü her zaman, azalan şeyler değer kazanır  ve karşılıklı iletişimi koparan her türlü oluşum bir gün kaybetmeye ve tarihten silinmeye mecbur kalır. Ancak tarihin ilk zamanlarından günümüze dek uzanan ve önümüzde yaşanacak günleri de barındıran ve elbet bir gün son bulacak olan şu hayatta, dağılmamızı biraz da olsa azaltacak bir takım düşünceler, felsefeler, kitaplar, müzikler, düşünürler vs. var. Unutmayalım ki şu anki bedenlerimize emanet edilen ruhumuz, 18. yüzyılda yaşamış olan bir Fransız dükünün, ya da fanatik Aston Villa taraftarı bir İngilizin, veya Afganistan’da ya da Somali’de doğan şanssız bir bebeğin ruhuna da emanet edilebilirdi veya şu anda dünya üzerinde yaşamakta olan 6.8 milyar insandan herhangi birinin bedenine de. Önemli olan nokta bedeni geliştirmek olsaydı dünyadaki en tanınmış kişiler vücut geliştiriciler olurdu. Bu yüzden ruhu bedenden ayrı ele almalı, içimizden gelenleri başkalarının beklentilerine kurban etmemeliyiz. Hepi topu nefes alacağımız, en fazla otuz-kırk-elli yıl daha. Sadece 3.5 milyar insanın diş fırçası aldığı bu dünyada, 4 milyar mobil telefon kullanıcısı olmasının altında yatan derin sızının, bizleri arada sırada da olsa, düşünmeye itmesi umuduyla, sırt çantamdaki kuşkularla birlikte çıktım yola. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder