(Bu hikaye dizisindeki tüm kişi ve kurumlar tamamen hayal ürünüdür.)
“Şuradan sağa dönünce de halamın evi vardı; biz bahçeden dut çalar kaçardık, halam da kovalardı bizi rahmetli,” diyerekten eski bir evden aşağıya doğru devam eden yolu gösterdi babam. Ben babamın gözlerine diktim gözlerimi. “Sana, neden hiç dut yiyemediğimin saçma sapan ve oldukça uzun, dizeli ve kafiyeli sebebini anlatmış mıydım baba?” diye soramadım ama gözlerimi diktim ve “hadi yaa, öyle mi?” diye sorarak babamın şevkini de eksiltmemeye özen göstererek gülümsedim. Babam da onlardandı demek ki, yani benim imrenerek baktığım, dut ağacına tırmanabilen pekçok çocuktan biriydi. Gerçi bildiğim kadarıyla babam kendi oyuncaklarını kendisi yapma gibi bir özelliğe de sahipti küçükken; dolayısıyla onun gibi bir çocuk için dut ağacı kolay bir hedefti. İçime bir kurt düştü, bir kaç saniye dayandım ama sonra dayanamadım ve yapıştırdım sorumu:
“O ağaca tırmanamayan bir çocuk var mıydı sizin mahallede?”
“Hee vardı,” dedi babam gülümseyerek. “İkiel Rıza vardı; bir şeyi beceremezdi. Çok da sakardı hee. O zamanlar amcamın İtalyan bir arabası var. Bir gün bu Rıza, arabanın tekeri önünde duran tomruğa çarpmış yanlışlıkla; neyse başlamış araba hareket etmeye, fazla gidemeden duvara çarpmış. Amcam kovalamış tabi Rıza’yı. Ama iyi koşardı kerata.”
Babam spontane gelen bu hikayeyi anlatırken ben Rıza abinin lakabına takılmıştım. Namı diğer İkiel Rıza. Babama, “neden İkiel derdiniz adama?” diye sordum. Babam önce duymazdan geldi. O esnada adımlarını hızlandırdı. Sanki bir an evvel eve varmak istiyordu. Ben sorumu yineledim. Babam cevap vermeye çalıştı:
“İşte şeyden ya… Bir şeyi beceremediğinden… İki elle bir şeyi düzeltemez derler ya.”
Tabi ben gülümsemeye başladım. Aslında bu bel altı cümleye değil, babamın bunu söylerkenki zorlanışına gülüyordum. “Vay, demek İkiel Rıza,” dedim. Sonra, ne konuşuyoduk biz, nerden geldik burala oldum kendi kendime. Hemen akabinde halanın evi, dut ağacı, geçmişim, babam, İkiel Rıza… Takır takır beynimin içine giren düşünce çıbanları silsilesi… Demek dut ağacına tırmanamadığı için çocuğun lakabını İkiel koymuşlar.
“Ayıp etmişsiniz baba.” (O kadar kısık sesle söylediğimin inanın ki farkında değildim.)
Babam anlamadı doğal olarak. Eee tabi İkiel’in anlamını açıklayabilmenin de haklı gururuyla, “Ne dedin?” diye sordu.
“İyi etmişsiniz diyordum. Dut ağacına tırmanamayan çocuktan memlekete ne hayır gelir zaten.” Aslında o anda bir mucize beklemekteydim. Şöyle bir mucize;
“Öyle deme oğlum. Bizim İkiel Rıza gitti, İstanbul’da sıfırdan bir şirket kurdu. Bilişim üzerine miymiş şirketi neymiş. Tabi o zamanlar telefon falan yeni daha, bilgisayar da yok her evde. Geçen yıllarda 3G falan da girince işin içine, eee bir de Apple’la Samsung piyasaya akıllı telefondu tabletti falan dayayınca, bizim Rıza’nın şirket de almış yürümüş. Geçen haber aldım Türkiye’nin en büyük 500 şirketi arasına girmiş. Böyle olunca Rıza da şirketi devretmiş, gitmiş İzmir’de sahilde bir yazlığa yerleşmiş karısıyla, bir de hayali kitap çıkarmakmış onu da başarmış kerata. Öyle küçümsememek lazım yani. Adam dut ağacına çıkamamış ama neler başarmış bak.”
Böyle bir mucizeyi ancak rüyanda görürsün. Yani babamdan gelecek cevabın alt metninde buna yakın bir anlam yatar diye düşünüyordum. Öyle olmadı:
“İyi çocuktu aslında Rıza da. İşte bir kıza kapıldı kaybetti aklını, mecnun oldu yani.”
Beynime dolan çıbanlar, içeride birer birer patladılar. Yavaş yavaş vücudumun uyuştuğunu hissediyordum. Neyse ki babamın teyzesinin evi görünmüştü. Eve girerken, kız yüzünden deliren İkiel Rıza’yı düşünüyordum. İkiel Rıza… Rıza abi ne kadar da bana benziyordu. Allah’tan benim arkadaşlarım babamlara benzemiyordu da delirmekten son anda kurtulmuştum. Babamın teyzesinin evi iki katlı, kutu gibi bir evdi. Babamın teyzesi de çok sevdiğim bir insandı kendileri. Neyse işte yemek falan yedik, oturduk çay içtik, zaman geçti ilerledi. Benim aklımda Rıza abi olduğundan yatana kadar tek bir kelime bile çıkmadı ağzımdan. Yatak telaşıydı falan derken, kardeşim annemle aynı yatağa, bense her ‘gece kalmalı akraba ziyareti’nde olduğu gibi babamla aynı yatağa düştüm. Bir müddet ikimiz de öylece uyumaya çalıştıktan sonra, ben ağzımdaki baklayı çıkardım:
“Yarın Rıza abiyi bir ziyaret etsek diyorum.”
Babam tam uykuya dalacakken gelen bu manasız soru yüzünden afallamıştı.
“Hangi Rıza?”
“Yok mu yahu İkiel Rıza.”
Ben İkiel Rıza deyince babam arkasını döndü. Daha fazla rahatsız etme de uyuyalım demekti bu.
“Tamam; dedeni ziyaret edeceğiz zaten yarın.”
O anda beynimden vurulmuşa döndüm. Dedem yıllar önce vefat etmişti. Demek ki dedim kendi kendime Rıza abi de… Rıza abi, Rıza abi diye inliyordum gece. Adam dut ağacına tırmanamamış, bir de sevdiği kızın önünde mahalleli tarafından alaya alınınca aşkından kafayı yemişti; sonra da aşkından yana yana ölmüştü demek ki. Yarın mekanı cennet olsun diye, onun için de dua edecektim; şu hayatta kendime en yakın hissettiğim kişi için: Rıza abi için, namı diğer İkiel Rıza için.
Bütün gece gözüme uyku girmemişti, toplasanız bir kaç saat uyumuşumdur. Sabah olduğunda ise yöresel bir kahvaltı bizi bekliyordu. Uyandığımda bir an için Rıza abi aklımdan çıkmıştı ve neşem yerindeydi. Banyoda yüzümü kurularken tekrar geldi aklıma Rıza abi. Aklımda bir daha hayatımda hiç görmeyeceğim, belki bir fotoğrafını bile bulamayacağım fakat her şeye rağmen, sadece belli bir döneminde nefes aldığım şu dünyada, kendime en yakın hissettiğim kişinin silueti canlanmaya çalıştı. Uzun boylu muydu? Kısa saçlı, sakalsız? Kilolu muydu, fit mi? Canlanan siluet uzun boyluydu ve kısa saçlı ve sakallı, hatta gür bıyıklı ve tombul. Ah be Rıza abi dedim içimden ve banyodan çıkıp sofraya oturdum. Dünyanın en neşeli insanları kahvaltı ediyorlardı sanki; kahkahalar havada uçuşuyor, her konu bir şekilde eskilere bağlanıyordu. Akrabalarımızın babamın gençliğiyle ilgili görüşleri nedense hep bana yöneltiliyordu:
“Baban çok yaramazdı hee, az çektirmedi bize.”
“Ama herkes de çok severdi babanı.”
“Bir gün arı kovanını almış senin baban, amcamın elinde de reçelli ekmek var. Hahaha. Salıverdi arıları amcamın üstüne.”
Babamsa önündeki tabağa odaklanmış, gülümseyerek dinlemekteydi akrabalarımızın kendisi hakkındaki anılarını. Sonra yavaş yavaş masa ciddileşti. Bu tarz buluşmaları iki şey ciddileştirirdi; birincisi arası bozuk olan diğer akrabalar, ikincisi ise ondan bundan kalan arsalar. Bizim masanın ciddileşmesinde ikincisi rol oynadı:
“Yahu yok mu bizim Kaportacı Mustafa’nın eski yeri. Onun yüz metre ilerisinden başlıyor işte arsa, yola kadar devam ediyor.”
“Yeri iyi o zaman.”
“İyi iyi bugün gideriz, gösteririm.”
Bense bu muhabbetten sıkılmaya başlamıştım yavaştan. Bir an evvel mezarlığa gitmek, önce dedemi sonra da Rıza Abi’yi selamlamak istiyordum. Peygamber efendimiz bir mezarlığa gittiğinde ‘Selamunaleyküm,’ dermiş sadece. Hayatımda duyduğum en anlamlı ve manidar hikayelerden biridir. Ölülerin yaşadıklarına ya da dirilerin de aslında ölüler gibi olduklarına, yani aramızda çok ince bir çizgi olduğuna dair güzel bir örnek. Neyse efendim, babamların arsanın yeri ile ilgili konuşması bittikten sonra sofra toplandı. Dünyanın en neşeli, aynı zamanda neşeden ciddiyete dönmek konusunda da en hızlı insanları çabucak giyiniverdi ve evden çıktık.
Mezarlık eve yakın olmasına rağmen arabayla gidilmesinin sebebi yaşlılardı. Dünyanın en mütevazi insanları bir arabaya sığarak diğer arabayı haybeye çıkarmamış olduk. Yol boyunca düşündüğüm Rıza abi, ben onu düşündükçe siluetini değiştiriyordu. Adeta benimle oyun oynuyordu kerata. Mezarlığa geldiğimizde kadınlarımız başlarını örttüler, erkeklerimiz boğazlarını temizlediler. Arabayı durdurup yürümeye başladık. Dedemin mezarı fazla uzakta değildi fakat dedemin mezarına gelene kadar bir çok başka mezarın başında da durup duamızı ettik. Her seferinde babam rahmetlilerle ilgili ayrıntıları, ortaya olacak bir şekilde, dile getiriyordu:
“Bu da rahmetli halam. Yanındaki de oğlu. Dur bakayım kaç yaşında vefat etmiş? Hmmm, teyze, Kenan üç yaşında mı vefat etmişti yahu? Halamın oğlu hastalıktan ölmüştü de erken yaşta.”
Babamın önderliğinde dolaştığımız dört beş mezarın ardından dedeminkinin başına gelmiştik. Dedem, babam küçükken vefat etmiş, annem de dahil ailemizin hiç bir ferdi onu görememiş anlayacağınız. Ben doğunca da dedemin adını bana koymuşlar. İsmimin ağırlığının yanında, dedemin ağırlığını da hissederim zaman zaman. Çok sakin ve ağırbaşlı biriymiş kendisi, mekanı cennet olsun. Mezarın başına geldiğimizde dualarımı bitirip, gözlerimi dedemin mezar taşına diktim ve uzun bir süre öylece kaldım. Mezar taşında benim adım ve soyadım yazılıydı. Daha önceki ziyaretlerimde de fark ettiğim ve gayet normal olması gereken bu durum beni etkilemişti. Selamunaleyküm dedim dedeme ve kendime. Kendi mezar taşıma bakarken, hayatı düşündüm, nefes almayı düşündüm, su içmeyi düşündüm, hapşırmayı düşündüm, ölümü hiç düşünmedim. Ölümün, yalnızca bir kaç milisaniyelik bir boyut değişimi olduğunu hissettim. O anda mezar taşımın başında ayaktaydım, belli bir zaman sonra bir kaç milisaniye içerisinde, yattığım toprağı işaret eden mezar taşının altında olacaktım.
Gereğinden fazlaca o şekilde kalmış olacağım ki, kardeşimin koluma dokunmasıyla irkildim. Dünyanın en duygusal insanları dedeme arkalarını dönmüş arabaya doğru gidiyorlardı. Ben de takıldım onlara, şükür ki ismimin yazılı olduğu mezar taşına arkamı dönebilerek. İkiel Rıza geldi tekrar aklıma. Ölümün daha önce fark etmediğim sıradanlığını görmek, ona selam verme isteğimi daha da bir arttırmıştı. İnsanlar arabaya doluşurken ben babamı çektim bir kenara:
“Baba, Rıza abinin mezarı nerede?”
“Ne mezarı?”
Babamın verdiği cevap karşısında şaşırmıştım. Daha gece konuşmuştuk. Nasıl da unutkan olmaya başlamıştı artık.
“Ziyaret edecektik ya hani gece konuşmuştuk? İkiel Rıza abi yahu!”
“Tamam da İkiel vefat etmedi ki.”
Babamın cümlesi beynimin boş koridorlarına iki kez daha tekrar etti:
“Tamam da İkiel vefat etmedi ki.”
“İkiel vefat etmedi ki.”
İçimden öyle bir gülmek geliyordu ki, eyleme geçirsem ölüler yerlerinden kalkıp bana eşlik ederlerdi. Demek Rıza abi ölmemişti, demek dünyada kendime en yakın hissettiğim kişi halen nefes alıyordu. Demek sonumu görebilecek, sonumla konuşabilecektim. Neşemi dışa vurmamaya çalışarak babama döndüm:
“Sen mezarlığı ziyarette görürsün Rıza abini falan deyince, ben onu öldü sandım.”
Arabaya doluşan dünyanın en sabırlı insanları babamla benim konuşmamı izliyorlardı.
“Yok yahu. Rıza burada çalışıyor, levazımatçı. Gece gündüz buradadır, mezarların bakımıyla falan da ilgilenir.”
Ben bir delinin levazımatçı olmasının ne kadar mantıklı olduğunu düşündüm bir an.
“Sen, delirdi kız yüzünden falan deyince ben de ne bileyim işte.”
Babam kafasıyla bir işaret yaparak arabaya doğru yöneldi. Ben de benim için açık bırakılan arka kapıdan arabaya girerek kalan ufacık yere sıkıştım. Babam kapısını kapattı ve arabayı çalıştırdı.
“Rıza’nın kafa gidince, İstanbul’a getirdik onu, Bakırköy’e. Bir buçuk sene falan kaldı orada. Sonra çıkardılar işte. Sonra da buraya yerleştirdik.”
Arkadakiler sözlerin bana geldiğini anlayarak kafalarını benden yöne çevirdiler. Ön koltukta oturan babamın teyzesinin kocası -herkes ona dayı der- söze girdi:
“İkiel Rıza’dan mı bahsediyorsun?”
Babam -bana her zaman karizmatik gelen hareketini yaptı- geri geri gitmek için arka koltuğa yerleştirdiği kolunu öne aldı.
“Recep merak etti de Rıza’yı. Dün muhabbeti geçti aramızda. Tanışmak istedi.”
“İyi çocuktur Rıza,” demekle yetindi dayı.
Babam arabayı, mezarlığın girişinde park etti ve arabadan indi. Hemen arkasından ben, benim arkamdan da dayı arabadan indik. Mezarlığın girişinde sol tarafta duran, girerken fark etmediğim kulübenin önünde bir adam ayakta dikilmekteydi. Hayalimde canlanan siluetlerin hiç birisiyle alakası olmayan bir adamdı bu; orta boylarda benim gibi, saçları dalgalı ve gür, hafif göbekli, bıyığı ve sakalı birbirine karışmış bir adam. İşte otuz sene sonram karşımdaydı. Adam babamı görünce önce kafasını öne eğdi, ardından tanıdığını fark etti ve koşmaya başladı. Koşarken de bir yandan avazı çıktığı kadar bağırıyordu.
“Vayyy Sarı! Sarı Abim gelmiş benim! Abim benim!”
Eski delilerden İkiel Rıza ile Sarı babam mezarlığın ortasında birbirlerine sarılırken benim aklımda tek bir şey vardı, sarı. Açıkça konuşmak gerekirse, karizma olarak gözümde hayli yukarılarda bir yerlere demir atmış olan babam, bir anda tüm zincirleri kırmıştı, sarı. Demek ki babam küçükken sarıydı. İkiel Rıza ile babam sonunda ayrıldıklarına ilk söze giren kimseye fırsat vermeyen Rıza abi oldu.
“Abi iyi gördüm seni iyi iyi.”
O esnada kendisininin fark edilmediğini anlayan dayı, İkiel Rıza’ya doğru bir adım attı.
“Bakıyorum da sarıyı görünce bizi unuttun.”
“Vay, dayı abim de buradaymış. Valla fark etmedim abi kusura bakma.”
İkiel Rıza dayıya da sarılmayı ihmal etmedi. Şu hayatta kendime en yakın hissettiğim kişi bir deliydi ve muhtemelen dünyadaki en samimi deli de olabilirdi. Yalnız, aklıma takılan şey, bizim dayının adı gerçekte dayı olabilir miydi? Her sene geldiğimizde kendilerine hep dayı diye hitap edildiğinden ismini sormak aklıma hiç gelmemişti. Belki de dayının lakabıydı dayı. Anladığım kadarıyla burada herkes birbirine lakap takıyordu.
İkiel tam babama doğru dönecekti ki beni fark etti.
“Sarı abi bu delikanlı oğlun galiba?”
“Merhaba,” dedim tüm kibarlığımla. “Ben Recep.”
“Merhaba delikanlı.”
“Dün lafın geçti Rıza,” dedi babam. “Oğlan da seninle tanışmak istedi.”
Rıza abi çok mutlu oldu. Tahminimce uzun yıllar sonra birisi onunla tanışmak istemişti. Neşesini cümlelere, her gariban Türk erkeği gibi döktü:
“Abi size bir çay koyayım.”
Daha pek çok akraba ziyareti yapılacağından dolayı “başka zaman be Rıza, çok iş var bugün,” dedi babam. “Şurada bir pazar yapıp eve gitmemiz gerek.”
Ben orada kalmalıydım. Rıza abiyi tanımalı, onunla iki çift laf etmeliydim.
“Ben bir çayını içerim be Rıza abi,” dedim. “Baba, siz pazara gidin. Ben yarım saate gelirim eve.”
“Çok işimiz var oğlum. Pazar şurada zaten hemen. Sen Rıza abinle bir çay iç, ben dönüşe alırım seni” dedi babam.
“Tamam baba, öyle olsun,” dedim.
Babam beni başıyla onayladıktan sonra dayıyla birlikte arabaya binip gittiler. O sırada İkiel Rıza abi de çaylarımızı getirmişti.
“Okuyor musun delikanlı?”
“Okuyorum abi.”
“Okumak önemlidir delikanlı. Bak biz okumadık, kaldık bir başımıza şu hayatta.”
Rıza abi pek de deli gibi gözükmüyordu. Sadece hareketleri ve anlık tepkileri biraz aşırıydı o kadar. Okumadık biz yalnız kaldık dediğine göre, kafayı taktığı kız okumuş birine gitmiş olmalıydı.
“Benimle tanışmak nereden esti?” dedi Rıza abi.
“Dün babamla konuşuyorduk. Babam eskilerden bahsederken, halasının bahçesindeki dut ağacına nasıl çıktıklarını falan anlattı. O sırada konu sana geldi işte.”
Ben bodoslama konuya girmiştim. Adam, konu oradan bana nasıl geldi diye sorsa, ne diyecektim? İşte babam senin ağaca tırmanamadığından falan bahsetti mi diyecektim? Neyse ki Rıza abi tüm mütevaziliğiyle beni bir çok dertten kurtardı.
“Sen dut ağacını deyince, baban da bizim bir İkiel Rıza vardı, hiç tırmanamazdı bu ağaca mı dedi?” diye sordu İkiel Rıza abi gülerek.
Rahatlamanın da verdiği keyifle ben de gülümsedim.
“Yok abi. Ben de çıkamazdım küçükken ağaca. Öyle olunca ben sordum babama, sizin zamanınızda benim gibi ağaca çıkmayan var mıydı diye.”
“Züleyha’yı da anlattı mı baban evlat?”
Beklediğim soru gelmişti. Demek ki kızın adı Züleyha’ydı.
“Yok abi,” dedim. “Anlatmadı.”
“Züleyhaaa,” diye inledi Rıza abi. Sonra çayından bir yudum aldı. “Saçları sırma, burnu hokka, gözleri zeytin, kaşları ay Züleyha! Kalbimin tek sahibesi, umutsuzluğumun fahişesi, güzeller güzeli kız Züleyha!”
Rıza abi karşımda adeta tiyatral bir havaya bürünmüştü. Bir eliyle havada daireler çizerek, Züleyha diye diye nameler diziyordu. “Aşkından yollara düştüm, düştüm ki sonumu gördüm, her şeyi bilsen kime ne, sevdamı toprağa gömdüm Züleyha!”
Sanki ben bir şeyler yapmazsam Rıza abi böyle saatlerce devam edecekti. Hayır, devam etmesine etsindi, ama ya tekrar delilirse, hem de benim yüzümden, o zaman kendimi asla affetmezdim.
“Vay be Rıza abim benim,” dedim onun üslubuyla. Neyse ki korktuğum başıma gelmedi de Rıza abi sakinleşti. “Çok mu sevdin be Rıza abi,” dedim. Rıza abi ciddileşti. Beni duymamış gibiydi.
“Şurada az ileride mezarı var Züleyha ablanın,” dedi.
“Başın sağ olsun abi,” dedim; aslında hiç bir zaman onun olmamış bir kadının ölümü için birinci tekil şahısı kullanmıştım. Yaptığımın yanlış olmadığını, Züleyha ablanın şu hayatta en çok Rıza abiye, Rıza abinin de Züleyha ablaya ait olduklarını, İkiel Rıza konuşmaya başlayınca fark ettim.
“Züleyha hayatta delikanlı. Okumak için İstanbul’a gitti, orada da başka birisini buldu, evlendi. İstanbul’da yaşıyor yani.”
Benim meraklı bakışlarım Rıza abinin hoşuna gitmiş olacak, sormam için bir kaç saniye bekledi. Ben de onu daha fazla bekletmemek için, “mezar niye var abi?” dedim.
Rıza abi gülümsedi. “Hepimiz gibi bir gün o da toprak olacak delikanlı. Öldüğünde buraya getirirler diye mezarını kazdım, mezar taşını yerleştirdim. Açık bir şekilde duruyor mezar yıllardır.”
Benim hayret dolu bakışlarım karşısında Rıza abi afalladı.
“Yanlış anlama delikanlı. Ölmesini istediğim için falan hazırlamadım mezarını. Ben onu hala ilk günkü kadar seviyorum. Olur da ben ondan önce gidersem bu dünyadan, mezarı hazır olsun istedim. Şu hayatta benden gelen hiç bir şeyi kabul etmedi. Ölünce de kabul etmeyecek değil ya. En azından şu hayatta ona bir şey vermiş olayım diye hazır ettim mezarını.”
Ben hala şaşkın bir şekilde Rıza abiye bakmaktaydım. Adam sevdiği kadının mezarını ölmeden önce hazırlamıştı. Şu dünyada sevdiği insan için bunu yapan başka biri yaşamış olamazdı. Ben konuşmayınca Rıza abi devam etti.
“Öteki tarafta sorarlar çünkü delikanlı. Sevdiğin kız için dünya hayatında ne yaptın ki, ahirette onunla birlikte olmak, onun gül yüzünü görmek istiyorsun diye sorarlar.”
“Helal olsun sana Rıza abi,” diyebildim. O esnada karşımdakinin akli dengesi yerinde olmayan bir insan olduğunu fark etmiştim ve konuşmaya daha rahat bir şekilde devam ettim. “Demek sen dut ağacına tırmanamadın, Züleyha abla da gitti başkasına. Şu hayatın adaletsizliğine bak ya.”
“Dut ağacı ve daha bir çok şey benim bahanem delikanlı. Suç bende. Şu hayatta bir şeyler ters gidiyorsa senin eksik ya da yanlış yaptığın şeyler var demektir. Ben peşinden İstanbullara gittim mi? Gitmedim. Onun için hiç bir şey yapmadım ben delikanlı. Demek ki evlendiği adam onu benden daha çok hak etmiş.”
Rıza abi kendini eleştirmeye başlayınca, ben de deli olduğundan emin olmaya başladım. Züleyha ablayı ne kadar çok sevdiğini ben bile görebiliyordum ama Züleyha abla bunu görememişti. Ya da Rıza abi haklıydı, gerçekten de çok sevmemişti. Belki de ne kadar çok sevdiğini, çok sonra fark etmişti. O esnada babamın mezarlığın dışından bana doğru el ettiğini gördüm.
“Babam çağırıyor abi, ben artık gideyim.”
“Tamam delikanlı, yarın işin yoksa yine gel. Sana Züleyha’yı anlatırım.”
“Yarın buradayım abi. Bir aksilik olmazsa buradayım.”
“O zaman sana bir şey söylemek isterim evlat. Olur da yarın gelemezsen diye şimdiden söyleyeyim, aklında bulunsun. Sevdiğin kız çıkarsa bir gün karşına, beni hatırlarsın. Her ne yaşarsan yaşa, her kim olursan ol, bu söyleyeceğimi unutma.”
Ben babamdan yana bakarken Rıza abi omzumdan tuttu.
“Hiç bir zaman unutma delikanlı; önemli olan dut ağacına tırmanabilmek değil, gül dalına eğilebilmektir.”
Mezarlıktan dönüş yolunda Rıza abinin cümlesini düşündüm. Önemli olan dut ağacına tırmanabilmek değil, gül dalına eğilebilmektir. Bu cümle o zaman bana çok klişe gelmişti. Ama geçenlerde Alican insanlığın klişelere karşı kötü bakışında ufak bir ayrıntıyı fark etti. Bize şu anda klişe gelen cümleler, zamanında çok ciddiye alınmışlardı ki klişe olmuşlardı. Ve biz insanların bazı değer yargıları değişmemeliydi. Zamanında ciddi olan güzel bir takım cümleler, şimdilerde tüm ciddiyetlerini kaybederek ‘klişe’ kelimesinin dar kalıplarına hapsedilmemelilerdi. Rıza abinin bu cümlesi, Alican’ın tespitinden sonra benim için daha da bir anlam kazandı. Dut ağacına tırmanamayan bir çocuk olarak, gül dalına eğilebilmenin haklı gururundan bana kimse bahsetmemişti.
O gece babamla yalnız kalmanın ve Rıza abi hakkında biraz daha bilgi toplamanın fırsatını aradım durdum. Neyse ki gecenin ilerleyen saatlerinde, babam sigara içmek bahanesiyle mutfak balkonuna çıktığında ben de arkasından fırladım.
‘Baba, sen Züleyha ablayı tanıyor musun,’ diye sordum.
‘Züleyha abla da kim?’
‘İkiel Rıza abinin sevdalandığı kadın…’
‘Oğlum çocukluğuna döndün sen, yine başladın her şeyi sormaya,’ dedi babam. Tüm bu konudan uzak tavrına rağmen, benim Rıza abiye neden bu kadar takıldığımı merak ettiği her halinden anlaşılıyordu. Ben de lafı fazla uzatıp, balkona başkalarının gelmesini istemediğimden, babamı tüm meraklarından kurtaracak genel bir açıklama yapmayı uygun gördüm.
‘Baba, ben bu Rıza abiye çok takıldım. Adamın hikayesi var bir kere baba. Çocukluğu boyunca dalga konusu olmuş, sevdiği kadın yüzünden kafayı yemiş. Ben Rıza abiye saygı duyuyorum. Sevdiği kadın ölmeden mezarını hazır eden kaç deli tanıdın baba?’
Babam bu son cümlemle birlikte iyice afallamıştı.
‘Züleyha’nın mezarını mı hazırlamış,’ diyebildi sigarasından çektiği dumanı zorla ve öksürerek geri verirken.
‘Evet. Züleyha ablanın mezarı açık bir şekilde duruyormuş. Bu hayatta benden bir şeyi kabul etmedi; ölünce de kabul etmeyecek değil ya, diyor Rıza abi. Ondan önce ölürse, mezarı hazır olsun istiyormuş.’
Babam ne diyeceğini bilemedi. Sigarasından bir nefes daha alıp verdikten sonra, ‘adam deli işte oğlum, sen de fazla tek başına takılma ne yapacağı belli olmaz,’ diyebildi. Aslında babamın delilerle arası iyidir. Ben küçükken eski iş yerine gittiğimizde her deli babama sataşır, babam da onlarla sohbet ederdi. Bu çıkışını oğlunu koruma iç güdüsüne vererek fazla önemsemedim ve konuşmaya devam ettim:
‘Adam bu yüzden delirmiş zaten baba. Bundan güzel bir sebep olur mu? Adam aşkından delirmiş.’
Kısa bir sessizlik oldu. Babam sigarasının sonuna gelmişti. Sessizliği ben bozdum:
‘Baba sen Züleyha ablayla ilgili bir şey biliyor musun? İstanbul’a gidince ben araştırmak, gerekirse onunla tanışmak istiyorum.’
Babam yeni bir sigara daha yaktı. Uzun bir nefes verdikten sonra, beni derinden yaralayan uzun bir konuşmaya daldı:
‘Bundan yıllar önce Züleyha İstanbul’a okumaya geldi. Biz daha önce gelmiştik İstanbul’a. O yüzden bizim adımızı vermişler. O da geldi beni buldu. Güzel bir yere yerleştirdik. Tabi, bu Rıza beni sürekli arıyor o zamanlar, Züleyha’yı soruyor. Ben de yarım yamalak cümleler söylüyorum. Bakma Rıza’nın şimdiki haline. Zehir gibiydi ilkokulda. Sonra liseye falan da devam etmiş. Baya da dereceyle bitirmiş liseyi. Ama yaşlı ve hasta bir babası vardı o zamanlar Rıza’nın, rahmetli Fevzi amca, nur içinde yatsın. Başka da kimseleri yok. Ben o zamanlar Rıza’ya bir kaç defa gelebileceğini, maddi olarak her şeyi benim karşılayabileceğimi, onu okutabileceğimizi söyledim. Babasıyla sevdiği kız arasında kaldı zavallı. Babası da baya ağır hasta, yatalak. Ne kaldırıp İstanbul’a getirebilirsin, ne de başka çözüm üretebilirsin. Neyse aradan bir iki sene geçti. Fevzi amca rahmetli oldu. Rıza da o zamana kadar, babasına bakabilmek için, bir çok işte çalışmış, ama tutunamamış bir türlü. Fevzi amca rahmetli olunca, bir süre ses gelmedi Rıza’dan. Aylar sonra bana telefon açtı. Onu okutma teklifimin hala geçerli olup olmadığını sordu. Çalışıp kendi paramı kazanırım, bana kalacak yer ayarlasan yeter sarı abi diyordu. Ben de seve seve kabul ettim. Gelmesini söyledim, her türlü desteği vereceğimi söyledim. Bizim zamanımızda herkes okumak istemezdi ama okuyanlar da iyi para kazanırlar, kolay iş bulurlardı. Ama Rıza’nın derdi okumak falan değildi tahmin edebileceğin gibi.’
Babamın gözleri dolmuştu. Hem onu öyle görmenin hem de Rıza abinin hayatını öğrenmenin üzüntüsü beni de sarmıştı. Babam devam etti:
‘Rıza benden tek bir şey istedi; Züleyha’nın ağzını aramamı. Bir sevdiği varsa boşuna gelmeyeyim abi, dedi. Ben de uzun zamandır görmüyordum Züleyha’yı. Bir gün ziyaret ettim, halini hatırını sormak bahanesiyle. Öğrendim ki okuldan genç bir hocasıyla nişan yapmışlar. Bir an kararsız kaldım, Rıza’ya ne diyeceğimi düşündüm. Ama sonra doğruyu söyledim. İşte, durum da böyle olunca Rıza vazgeçti İstanbul’a gelmekten. Sonra da Züleyha evlendi.’
Ben ne diyeceğimi şaşırmıştım. Ama babam daha da bir hüzünlenmişti. Sanki devam etmek istiyor da, edemiyordu.
‘Rıza abi bu yüzden mi delirdi baba,’ diye sordum.
‘Yok oğlum bu yüzden delirmedi.’
Benim merakım gitgide artıyordu. Kendime en yakın hissettiğim kişinin hayatıyla ilgili daha neler öğrenecektim merak ediyordum. Benim meraklı bakışlarımı süzen babam, bir sigara daha yaktı ve konuşmaya devam etti:
‘Züleyha ablan hamileydi. Çocukluğundan kalma bir hastalığı varmış, hamileliği zaten çok riskliymiş ama kimseye söylememiş. Çocuk sahibi olmak hayattaki en büyük arzusuydu. Herkes bunu bilirdi, Rıza da tabi. Züleyha ablan doğuma günler kala, bir gece fenalaşmış. İki gece hastanede kaldı, çocuğu erken doğum yaptırıp kurtardılar ama Züleyha için bir şey yapamadılar maalesef.’
Babam iyice dolmuştu. Bense artık göz yaşlarımı serbest bırakmış, hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Babam bir an evvel hikayeyi bitirmek için sözüne devam etti:
‘Züleyha ablanın bir kızı oldu. Kocası da kızına Züleyha adını verdi. Bu arada Rıza abin yavaş yavaş sağlığını yitirmeye başlamıştı. Haberlerini alıyordum ama elimden bir şey gelmiyordu. Doğumdan bir sene sonra Züleyha’nın kocası intihar etti. Sebebini kimse bilmiyor. Ardından küçük Züleyha’ya halaları bakmaya başladı. Bu sırada bizim Rıza İstanbul’a geldi. Küçük Züleyha’nın velayetini almak, ona babalık yapmak istiyordu. Halaları bu duruma karşı çıktılar tabi. Ben de defalarca böyle bir şeyin olamayacağını söyledim Rıza’ya. Ama Rıza dinlemedi. Bir kaç defa kızı kaçırma girişiminde bulununca, mahkemelik oldular. Rıza biraz içerde yattı. Çıktıktan sonra ben onu Balıkesir’e geri gönderdim. Sonra da akıl sağlığı iyice bozulmuş. Küçük kızın ruhunun Züleyha’nın ruhu olduğunu iddia etmeye başlamış. Öyle öyle de delirdi zaten. Durum iyice kötü olunca, İstanbul’a aldım. Tedavi gördükten sonra Balıkesir’e geri gönderdim. Şu an küçük Züleyha’nın, kendi Züleyha’sı olduğunu ve İstanbul’a gidip başkasıyla evlendiğini sanıyor. Belki de gerçeği apaçık biliyor ama buna inanmak istiyor.’
Kısa bir sessizlikten sonra, babamın da gözlerinden bir iki damla yaş süzüldü.
‘Demek Züleyha’nın mezarını hazırlamış bizim deli,’ dedi zoraki bir gülümsemeyle.
Zoraki ve göz yaşıyla karışmış gülümsemeler, altlarına çok derin anlamlar yüklerler; bu yüzden bu tarz durumlarda ben daha da üzülür, akan gözyaşlarımı tutmakta daha da zorlanırım. Hal böyle olunca babam göz yaşlarımı sildi ve sigarasını söndürerek içeri gitmeden önce bana nasihatta bulundu:
‘Böyle işte oğlum. O yüzden sakın Rıza abine aksini söyleme. Bırak o buna inansın, hayatının kalanını böyle daha mutlu geçirecekse, bırakalım istediği gibi yaşasın.’
Ben gözyaşlarımı silen babama karşı başımı sallamakla yetindim. Babam sigara paketini balkonun beton korkuluğu üzerinde bırakmıştı. Hiç düşünmeden bir sigara yaktım ve Rıza abiyi, Züleyha ablayı, küçük Züleyha’yı düşünmeye koyuldum.
Ertesi gün Rıza abinin yanına gidemedim. Kendimi tutamayacağımı biliyordum. Gitseydim, hem ağlayacak hem de Rıza abiye gerçekleri anlatacaktım. Halen daha bazen kararsız kalırım. Ama şu hayatta kendime en yakın hissettiğim kişinin, İkiel Rıza’nın, hikayesinden bir şey öğrendim. Bazen gerçekler, çok gerçek oldukları için söylenemezler. Ve klişeler, zamanında çok ciddi oldukları için klişeler.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder