Bizim evin oralardaki çay bahçesindeydim akşam. Bence rahatsız ve küçük, kahverengi ve hasırdan sandalyeleri olan bir çay ocağıyla, kokusu hüzün veren bir meyhanenin ve o çay bahçesinde içilen çayla o meyhanede içilen rakının pek farkı yok. İkisi de hüzünle ve kederle ve biraz da hüzünlü ve kederli bir sohbetle birlikte aynı etkiyi yaratır bünyede. Bu yüzden evde demlemedim çayı, gittim çay ocağına, yaşlı ve bitkin amcanın yanına. Pek bir şey söylemedi, ben de müsait mi diye sormadım zaten. Önünde kalınca bir kağıt demetini gösterdi bana;
“Ben bunları yazdım evladım.”
Ben de telefonumu çıkardım, notlar bölümündeki ilk notu açtım;
“Bende de bunlar var amca.”
Ben onun kağıtlarını okudum bir çırpıda. Kafamı kaldırdığımda amcanın telefonumdaki okumalarını bitirip bana baktığını fark ettim. Ne zamandır gözleri bendeydi acaba?
“Evlat geri gelmeyi bilemedim ben, seni de rahatsız etmek istemedim.”
“Eeee amca?”
“İşte yalnızca bana açtığın ilk yazıyı okuyabildim,” dedi ve benim notumu bana okumaya başladı sesli bir şekilde;
“ Bu sıralar başkalarını ve kendilerini öldürenleri düşünüyorum; bir de önce başkalarını öldürüp sonra kendilerini öldürenleri. Acaba diyorum içimden, onların da mutlu ve masum oldukları bir an var mıydı hayatlarında? (Bundan iyi yazı olur devam et.)”
“Ben o yarım yamalak müsveddeyi mi açmışım sana?”
“Yok evlat, bence bu bir müsvedde değil, bir yazının ille de uzun olması gerekmez anlatmak istediğini açıklaması için. Bence devam etme bu yazıya, bırak bu da öyle kalsın. Bazı şeyler öylece kalmak zorunda olabilir.”
Koskoca adamı kıracak değildim. O yazının öyle kalması gerekiyormuş dedim içimden. Amca iki çay daha söyledi; sonra bakışları daldı derinlere. Ben şu anda amcanın kafasının içindekilere dalmak isterdim. Bazen birini görürsünüz, genelde neşeli davranmaya çalışır. Ama gözlerinde bir şey vardır. Bazen birini görürüm, ama tamamen görürüm. Genelde insanların ağız bölgelerine bakarım benimle konuşurlarken –görsele dayalı hafızası olan insanlar karşılarındakinin gözlerine değil ağızlarına bakarlarmış. Ama bazılarının tam gözlerinin içine bakarım. Neşeli gözüken gözlerin arkasını görürüm. Bazen karşımdaki insanı tamamen görürüm, gözlerinin arkasıyla birlikte. Amcayı da gördüm tamamen. Hafif bir tebessümle çay bardağına doğru bakan amcanın gözlerinin arkasını da gördüm. Yazdıkları da etkilemişti beni. Ne yazdığının pek önemi yok aslında. Son cümlesi özetlemişti hikayesini:
‘Hayat böyle de davranabilir ve bazen sen kendi ellerinle bitirmek zorundasındır ve bazı şeyler öylece kalmak zorundadırlar, sensiz.’
“Bazı şeyler sensiz mi devam etmek zorunda?”
“Evet evladım, her şey bensiz devam etmek zorunda.”
“Neden?”
“İşte bu yüzden”
“Anlamadım.”
“Bazen her şeyde bir neden arar dururuz. Ben her şeyde bir neden aradım durdum. Ama her zaman bir nedeni olmaz her şeyin. Bir günde hayatı tepetaklak olabilir bir insanın. Benim hayatım bir günde tepetaklak olsaydı, bu kadar takmazdım herhalde kafaya, sikmişim hayatını derdim; bu kadar zaman iyi yaşadık bundan sonra bok olsun her şey sikerler der, devam ederdim. Ama ben her şeyde neden aradıkça, her şeyler bana nedensiz geldiler ve yaşamam nedensiz oldu sonunda.”
Amcanın küfürleri abes durmadı onda. Kendimi ona karşı daha bir yakın hissettirdiler; küfürler. Ben de rahatladım.
“Siktir et o zaman amca,” dedim.
Gülümsedi ve oturduğu yerden doğruldu.
“Öyle ettim zaten evladım, yazmak istediğim son birkaç cümlem de bitsin; bu gece, bilemedin sabaha mevtayım.”
Durdurmak ya da ikna etmeye çalışmak gelmedi içimden. Ona karşı bir cümle kurmaya çekindim açıkçası. Sanki ben ne söylesem, şöyle bir yüzümü okşayıp ‘sen ne anlarsın evladım,’ diyecekmiş gibi geldi. Yok yok kesin öyle derdi. Sustum o yüzden. Vicdan azabı çekeceğimi bile bile sustum. Masaya on lira bıraktı ve yavaş adım uzaklaştı, ileriden köşeyi dönüşünü izledim. Çayımı bitirdim, son sigaramı söndürdüm, eve döndüm.
Ev sıcaktı ve nem daha da bir bunaltıcı yapmıştı havayı. Pencereyi açarken, karşı apartmandaki adamı fark ettim. Bu eve taşındığımızdan beri, bizimle birlikte o adam da sabahlara kadar otururdu. Salonda hiç kapanmayan dev bir plazma, balkonda bir bilgisayar ve sürekli beyaz bir ekran açık. Adam bilgisayarın başında sabaha kadar oturur. Bu yüzden yazar dedik kendisine, sürekli beyaz ekran açıksa bir şeyler yazıyordur diye düşündük. Perdeyi çektim, iyice hava girsin içeriye diye. Sonra orada dikilmek geldi içimden. Bilgisayar ve plazma hala açık. Adam kalktı sonra yerinden, balkonun demirlerine tutundu, bir sigara yaktı. Sonra… Önce sigarasını attı, sonra da kendi atladı. O yaşlı amcadan geriye kulağımda yıllarca durmak zorunda olan ‘küt’ sesi kaldı, öylece. Amcanın zayıf yüreği birkaç ‘küt’ daha attı; ben duymadım tabi bunları. Sonra bir kadın çıktı pencereye, aşağı bakakaldı ve bağırmaya başladı. Bu olayın üzerinden bir saat geçti, ambulans geldi amcayı aldı, hemşireler yukarı çıktı kadını aldı. Bilgisayarın beyaz ekranıyla plazmaysa tüm bu olaylar yaşanırken açık kaldı. Amcadan geriye onlar bir de kulağımdaki sesi kaldı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder