22.02.2015

Ölenle Ölünmez Ama Olanla Olunur; Sokaklara, Bizle Alakasız İsimler Konulur Ve Mutluluk Bir Cümleyle Başlarsa Eğer, Ebediyen Yok Olur

Bir sabah,
Yürüyorum hatırladığım kadarıyla,
Hatırladığım kadarıyla, üzerimde, baskılı pembe bir tişört…
Neden pembe diye sorma,
Ve neden yürüdüğümü bir sabah.
Sabahları koşarım genelde.
(Burada duruyor ve bir kahkaha atıyor. Hemen sonra, az önceki ciddiyetine bürünüyor ve devam ediyor,)
Sabahları uyurum ben; uyurum!
Hatta yeni uyumuş olurum muhtemelen,
Ve muhtemelen alarm çalar,
Ve kesinlikle uyanmam, muhtemelen.
Ama o sabah bir fark var işte,
Hatırlıyorum ama sorma.
Der be der’im,
Derin bir sızıyla yürüyorum,
Hüznü bile hüzünlendiren bir hüzünle.
Sokakları geçiyorum iliklerimle beraber,
İliklerime kadar bir hüzünle, yürüyorum.
Pislik yapmak için değil,
Mecburiyetten,
Bir evin girişinde, kuytu bir duvar dibine işiyorum.
Huzurlu bir girişi var evin.
Her evin girişi böyle değildir.
Ben gelip geçince,
O ev de böyle devam etmiyor,
Az önce huzuru çağrıştıran, aynı o giriş,
Bende hüznü çağrıştırmaya başlıyor.
Sen nasılsan zaten, her şey senin olduğun gibidir.
Sen nasılsan öyledir hayat.
İyi misin?
Değilsin, biliyorum; ben de değilim çünkü.
Ben değilsem, sen de benim gibisin,
Sen değilsen, tüm girişler de değil.
Değilin yanındaki de değil.
Bu son cümle, küçükken babamın anlattığı bir fıkradan alıntı.
Bak, o fıkra bile değil artık.
Çünkü biz değiliz.
İyi değiliz yani.
Ve fıkralar bile hüzün verir,
Hiç kimse değilse.
İyi değilse yani hiç kimse.
Hele babanın anlattığı eski bir fıkra,
Anılarda kalmış her hüzünlü an gibi,
O da hüznü hüzünlendirir.
Hüznü bir tek Hüsnü şenlendirir.
(Duruyor. Gülmeye zorluyor kendini ama bu saçma esprisi ona pahalıya patlıyor ve ağlamaya başlıyor. Daha yüksek bir sesle, adeta bağırırcasına devam ediyor,)
Sen yalnızsan, elbet başka biri daha yalnızdır.
Yani, yalnız bir karşıtın olmalıdır,
Seni bekleyip duran,
Senin de onu beklediğin gibi.
Ve onu beklediğin kadar olmalıdır hayatın,
Ve onun da seni beklediği kadar hayatı.
Ölenle ölünmez, evet; ama olanla olunur;
Mutlu olanla mutlu, üzgün olanla üzgün.
Ve sevdiğin biriyle mutlu ya da üzgün ölünebilmelidir.
Ve hayatın en güzel cilvesi işte;
Kimsenin kiminle öleceğini bilmemesi,
Ve ne zaman acaba?
Ve kimsenin kimi beklediğini bilmemesi,
Ve ne kadar acaba?
Hüznü bekleyenler sokağı diye bir sokak yok çünkü.
Olsa, herkes gider orda bekler.
Sevmek hüzünlü bir iştir çünkü,
Sevdiğini beklemek de.
Ve maalesef sokak isimleri; çiçek isimleri, meslek isimleri, ideoloji isimleri.
Örneğin manolya sokak,
Örneğin menekşe sokak,
Hattat sokak örneğin,
Ve istiklal ve cumhuriyet vesaire vesaire…
Ya da mesajlı bazı sokak isimleri,
Aydınlık sokak, kurtuluş sokak ve benzeri ve benzeri…
Hele iyice özenti bazıları da,
3. sokak, 5. sokak bla bla bla…
Ama benim takıldıklarım bunlar değil sadece.
Pek çoğu eski yaşayanların isimleri, paşaların, beylerin, ağaların…
Talat Paşa, Şemsi Bey, Yusuf Ağa…
Normallerin sokağı yok yani;
Seninle benim diye bir sokak ismi yok.
Yalnız çocuklardık biz diye bir sokak da yok,
Depremzede çocuklardık biz diye bir sokak da…
Genele hitap eden sokak yok anlayacağın.
Ve sokaklar bizi yönlendirir:
Aydınlık sokaktan istiklal’e geç; ordan cumhuriyet’e saparsın,
Talat Paşa’ları, Şemsi Bey’leri anar,
Yusuf Ağa Sokağı’nı ararsın.
Öyle alışmışsın çünkü.
Kimse kimseye, ‘en hüzünlü sokak nerede,’ diye sormamış.
Kimse kimseye soru sormamış zaten.
En son gerçekten,
Yani lafın gelişi olmadan,
Gerçekten içten,
'İyi misin,' sorusunu Talat Paşa, Kazım Karabekir'e sormuş,
Kazım Karabekir savaştan döndüğünde.
O yüzden herhalde o sokağın adı Talat Paşa Sokağı olmuş.
(Bir müddet duraksar. Karşısındaki anlamsız bakışlarını, o konuşmaya başladığından beri, etrafta gezdirmektedir. Dinlenmediğini ve konuyu fazlasıyla uzattığını anlar. Devam eder,)
Tamam tamam, daha fazla uzatmayacağım.
Yani,
İlle savaşmalı mıyız sokaklara isimlerimiz verilsin diye?
Konuşsak olmaz mı?
Ama konuşsak zaten,
Yani biz konuşsak daha beter savaşırız.
Ben yürürken bunu düşündüm o sabah.
İlle de konuşmalı mıyız?
Yani, sussak olmaz mı?
Hep ağladım ya ben,
Geceler uzandı sabaha,
Ve tavan yatağa yaklaştı.
Güldürsen biraz olmaz mı?
Biliyorum bundan sonra,
Olsa da, olmaz zaten.
Yani mutluluk,
Benim bir kaç lafımla olacaksa.
Yok olsun; olmaz mı?
(Uzun bir sessizlik olur. Adam ağlamaya zorlamaz kendini. Öylesine boşalıverir göz yaşları. Normalde böyle romantik sözleri pek sevmediğinden falan bahseder. Sonra karşısındakinin gözlerinin içine bakmasını ister. Karşısındaki bunu reddeder. Hem de çok reddeder. Son bir sorusu kalmıştır adamın. Normalde araya bu laflar girmese, yukarıdaki dizelerle kafiyeli olacak, son bir cümle. Ama dedi ya adam da az önce; o sevmez böyle cafcaflı sözleri; düzdür o, nettir ve en nihayetinde erkektir. Ama kafasına çok takılmıştır son cümlesi. Aslında o da bilir ki, bu son cümle bir soru değildir. Sessiz saniyeler boyunca en az on kere vazgeçer adam, son cümlesini söylemekten. Sonra kalkar ayağa sandalyesinden, başını yukarı kaldırır. Öyle bir havaya bürünür ki aniden. Sevgisinden utanacak değildir ya. Ve güçlüdür şu anda ama yine de son cümlesi öyle yavaş dökülür ki kelimelere, hala bilinmez karşısındakinin onu duyup duymadığı,)
Geceler kısalsa, duvarlar uzar mı?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder